Kurdî English

 KAMBOÇYA

Ramazan Öztürk

Tuol Svay Prey, bir zamanlar gençlerin ilim irfan öğrendiği başkent Phnom Penh’in en büyük lisesiydi... Ta ki, ülkedeki aydınları en büyük düşman olarak gören ve dünyada daha eşi benzeri görülmemiş bir anlayışın, Kamboçya’nın yönetimini eline geçirdiği 1975 yılına kadar...  Kral Sihanuk’un isteği üzerine 1962’de inşa edilen lisenin, 13 yıl sonra kadınların, çocukların, gençlerin ve aydınların, kısacası ülke değerlerinin akla hayale sığmayan işkence yöntemleriyle ölüme gönderildiği bir yer olacağını kim bilebilirdi ki...

Yüzlerce öğrencinin aydınlandığı Tuol Svay Prey Lisesi, işte bu tarihten sonra günün her saatinde, ölüm çığlıklarının yankılandığı bir cehenneme dönüştürüldü.

240 bin metre karelik alana sahip dört binadan oluşan Tuol Svay Prey Lisesinin, önce adı, ‘zehirli ağaç tepesi’ anlamına gelen Tuol Sleng olarak değiştirildi. Sonra etrafı elektrikli tellerle kaplı kalın duvarlarla çevrildi.

İdare binası Pol Pot’un kurduğu Kızıl Kimer Rejimi’nin en gizli güvenlik ofisi S 21’in Merkezi oldu.

Okul binasındaki sınıflar tek kişilik hücreler haline dönüştürülerek bölümlere ayrıldı.

Bütün pencereler demir parmaklıklar ve tel örgülerle kapatıldı..

Ülkeyi Amerikan destekli diktatör Lon Nol’dan kurtarıp demokrasi getireceği vaadiyle iktidarı eline geçiren Pol Pot, demokrasi yerine tarihin hiçbir döneminde rastlanmayan  katliamları başlatırken, Tuol Sleng de bu sürecin en önemli işkence merkezi olarak tarihteki yerini aldı. 

Böylece geçmişi işgallerle dolu Kamboçya, yakın tarihinde artık ölüm tarlalarıyla, zindanlarıyla, insanların açlıktan öldüğü çalışma kamplarıyla anılan bir ülke oldu.

Verimli toprakları bir dönem kanla sulanan, bugün ise halkının büyük bölümü sefalet içinde yaşayan Kamboçya gerçeği, aslında insanın insana neler yapabildiğinin en çarpıcı örneğini bir kez daha seriyor gözlerimizin önüne...

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Angkor İmparatorluğu olarak anılan Kimerlerin ülkesi Kamboçya, Tayland ve Vietnam saldırıları karşısında güçsüz kalınca, tıpkı diğer güney Asya ülkeleri gibi Fransızların sömürgesi altında Hindi Çin’in bir parçası haline geldi.

1953’te bağımsızlığını kazanan Kamboçya için 60’lı yıllar, ülke kaderinin değişiminde önemli bir dönemeç oldu..

Kral Norodom Sihanuk’un, Amerika’yla ilişkileri kesip, Kuzey Vietnam gerillalarının üs kurmalarına izin vermesi, Kamboçya’yı içinden çıkılması zor bir savaşa itti.

Amerika’nın 1969’da Kuzey Vietnam gerilla kamplarını bombalayarak savaş başlatması, hem Kral Sihanuk’a hem de Kimer halkına pahalıya mal oldu. Çünkü, bu savaş beraberinde Lon Nol gibi bir diktatörü, sonra da Pol Pot gibi zalim birini Kamboçya’nın başına bela edecekti..

Amerika’nın bu dönemde Kamboçya’da kullandığı 100 bin ton zehirli gaz, bütün tarımsal alanları yok ederek hayatı felce uğrattı.

Açlık sınırına gelen milyonlarca çiftçi, kurtulma ümidiyle göç ettikleri büyük şehirlerde bu kez sefaletin içine düştü...

Darbe Felaketini zeminini hazırladı

Amerikan destekli General Lon Nol’un askeri darbeyle Kral Sihanuk’u devirip yönetimi ele geçirmesi, Kamboçya halkı için daha da zor bir dönemin başlangıcı oldu.

Çünkü Lon Nol’un uyguladığı ağır baskılar halkı gittikçe canından bezdiriyordu...

Ülkedeki bu kaos ortamı, hiç şüphesiz Komünist bir söylemle ortaya çıkan Çin destekli Pol Pot’un işine yaradı. Onu bir kurtarıcı olarak görenler, iktidarı ele geçirmesi için çaba harcarken, daha büyük bir felaketin pençesine düştüklerinin farkında değillerdi..

Kızıl Kimerlerin gerçek yüzü bir haftada anlaşıldı

Sonuç olarak Pol Pot, 1975’in Nisanında başkent Phnom Pehn’i ele geçirdiğinde halkın duyduğu sevinç çok kısa sürdü. Aradan daha birkaç hafta geçmişti ki, Pol Pot’un Kızıl Kimer Rejimi gerçek yüzünü gösterdi.

Bu kez yüz binlerce insanın şehirlerden, kırsal alanlara sürgün dönemi başladı.

Pol Pot, kendisi ve birkaç arkadaşı dışında; okumuş ve yabancı dil bilenleri, iç düşman ya da emperyalizmin ajanı ilan ederek, ülkedeki, öğretmen, mühendis, gazeteci, yazar, doktor, avukat, kısacası okuma yazma bilen ve eli kalem tutan herkesi önce toplama kamplarına, oradan da hapishanelere ya da çalıştırılmak üzere pirinç tarlalarına gönderdi.

Potansiyel Politik

 “Potansiyel Politik” adını verdiği ideolojisini, halkı geçmişteki değerlerinden kopartıp, yeni bir nesil ve sınıfsız bir köylü toplumu yaratmak üzerine kuran Pol Pot, işte bunun için önce toplumun geçmişini ve bilgi birikimini gelecek kuşaklara aktaracak olan aydınları hapishanelere kapatmakla işe başladı. Daha sonra aile kurumunu yok edip seçilmiş çocukları “Potansiyel Politik” ideoloji çerçevesinde eğiterek birer robot haline getirdi...

Üç yılda 3 milyon insan öldürüldü

Öküz arabaları hariç, motorlu taşıtlar yasaklandı. Okul, hastane, fabrika, postane, sinema, müze, kütüphane gibi bir toplumu ayakta tutan kurumlar ya kapatıldı ya da tahrip edildi. 

Pol Pot’un kurduğu rejimde, paraya da ihtiyaç yoktu.. Bu anlayışla tüm bankalar dinamitlendi.

3 yıl 8 ay 20 gün süren kanlı bir iktidarın ardından 3 milyon insanın ortadan kaldırılmasında tek söz sahibi olan Pol Pot, siyaset bilimciler tarafından,  Budizm’in ilkel yanlarını, Stalin’in acımasızlığını, Maoculuğun da köylülük tarafını alarak, radikal bir feodal toplum yaratmayı hedefleyen kişi olarak yorumlanıyor...

Çocuklar vahşice öldürüldü

Düşünebiliyor musunuz; kadınların kucağından zorla alınan çocuklar toplu halde şehrin dışındaki pirinç tarlalarına götürülüyor. Beyinleri yıkanmış birer ölüm makinesine dönüştürülen Kızıl Kimer askerleri, bacaklarından tutup ağaçların gövdesine çarparak öldürdüğü çocukları, açılmış çukurlara atıyor. Kimi bebekler ise, önce havaya fırlatılıyor sonra tüfekle kuş avlar gibi vurularak öldürülüyor. Hapishanelere kapatılan çoğu 7 ila 15 yaş arasındaki kız ve erkek çocuklar fişlenip fotoğrafları çekildikten sonra işkenceli sorgulardan geçiriliyor. Ancak engizisyon mahkemeleri döneminde uygulanan yöntemlerle işkence görenlerden çoğu hemen, bir kısmı ise, zaman içinde ölüme yenik düşüyor. Bazıları bir hayvan gibi zincirle bağlı kaldıkları hücrelerinde açlıktan ölüyor ve cesetleri olduğu yerde çürümeye terk ediliyor.

Pirinç tarlaları ölüm tarlalarına dönüştü

Çocukları hapishanelerde çürüyen anne-babalar ise pirinç tarlalarında bir an bile dinlenmeden makine gibi çalıştırılıyor. Günde sadece bir kez verilen pirinç lapasını yiyerek ayakta kalmak için direniyorlar. Bu ağır ve insanlık dışı şartlara dayanamayanlar yorgunluktan, hastalıktan ve açlıktan ölüyor... Sağ kalanlardan bazıları ise zamanla kurşuna diziliyor.

Böylece binlerce insanın çalıştırıldığı pirinç tarlaları gün geçtikçe ölüm tarlalarına dönüşüyor.

Kaboçyalıları geçmişin acı izlerini taşıyor

Kamboçya’da geçmişin izleri bugün bile her yerde göze çarpıyor. Sokakta kime sorsanız herkesin Pol Pot döneminden kalan acı bir hikâyesi var. Kimi ağır sorgulardan geçirilip hapiste yatmış. Kimi çocuklarını, kimi kocasını, kimi de anne-babasını veya kardeşini kaybetmiş.

Toplu mezarlarda binlerce insana ait kemikler çıktı

Binlerce insanın katledildiği ölüm tarlaları Başkent Phnom Penh’e sadece 15 kilometre uzaklıkta. Bir zamanlar pirinç yetiştirilen bu toprakların Pol Pot döneminde insan bedenlerinin biçildiği tarlalara nasıl dönüştürüldüğü açılan toplu mezarlardan daha iyi anlaşılıyor.. Sadece birkaç dönümlük alanda bulunan 86 toplu mezarda 10 binden fazla insanın kemikleri bulunmuş. Kemiklerin çoğu soykırım anıtına taşınmış ama önemli bir kısmı hala yerlerde duruyor... Ve bu kemikler şimdi bölgeyi mesken tutan çocukların turistlerden bahşiş koparmasının aracı oluyor.

Bir de ağaçların gövdelerine vurularak öldürülen bebeklerin gömüldüğü toplu mezarlar var ki, Tuol Sleng’deki duvarlarda asılı vahşetin resimlerini akıllara getiriyor.

Çukurların yanı başına konan tabelalarda “Buradan çıkartılan kadın ve çocuk iskeletlerinin kafatasları yoktu ” yazılı.

O an, o vahşetin gerçekleştiği yerde, acıların en büyüğüne tanıklık eden ağaçların dili olsa da konuşsa, diye düşünüyor insan...

Toplu mezarlardan çıkarılan binlerce kafatasının sergilendiği soykırım anıtını gezen herkes gibi, bizim de aklımıza şu soru takıldı;  Yeryüzünde böyle bir vahşeti başka hangi canlı yapabilir ki?

Sadece Tuol Seng’de 16 bin insan öldü

Şimdi bir soykırım müzesine çevrilen ve 16 bin canın yitip gittiği Tuol Sleng hapishanesini ziyaret edenler, kendilerini asırlar öncesinin vahşi dönemindeymiş gibi hissediyorlar.. Duvarlarda asılı belge fotoğraflar ve yerlerde duran işkence aletlerine baktıkça, binlerce insanın çığlıklarını ( hapishane, işkence ve ölüm tarlaları olan yerlerde çığlık efektleri... ) duyar gibi oluyorlar.. Tuol Sleng’te insanın adını koymakta zorlandığı bir rejimin arkasındaki isimlerin ve kurbanlarının fotoğrafları yan yana duruyor.. Zalimler ve mazlumlar....Yaşanmış anların bir aynası olan fotoğraflardaki kurbanların gözlerinden, acının ve korkunun, acımasız diktatörlerin yüzlerinden ise, karanlığın yansıması göze çarpıyor..

Hapishanelerde ve çalışma kamplarında bulunan aydınlar arasında kimliğini gizleyip açlık ve hastalığa rağmen hayatta kalmayı başaranların o günlere dair anlattıkları insanın kanını donduruyor...

İki yıl Pol Pot’un resmini çizmek

Bunlardan biri de ressam Vann Nath...O da binlerce aydın ve sanatçı gibi bu hapishanede işkence görmüş... Kızıl Kimerlerin ölüm tehditleri altında iki yıl boyunca Pol Pot’un resmini çizmek zorunda bırakılan Vann Nath, özgürlüğüne kavuştuğunda, insanlığa ibret olsun diye tanıklık ettiği işkencelerin resmini çizdikten sonra sanatına veda etmiş...

Tuol Sleng’teki vahşete tanık olanlar sadece tutuklular değil elbette...İstemediği halde ölüm korkusuyla görev almak zorunda kalanlar da, olup bitenlerin birer tanığı...Tıpkı gardiyan Ou Chun gibi...

Pol Pot devrildi ama savaş bitmedi

Vietnam birliklerinin 1979’da Kamboçya’ya girmesiyle Pol Pot Rejimi devrildi. Kızıl Kimerlerin ormanlık alanlara sığınıp yeniden başlattığı savaş, Vietnam askerlerinin çekilmesiyle güç kaybeden hükümetin af çıkarmak zorunda kaldığı 1999 yılına kadar sürdü... Kızıl Kimerlerin  teslim ettikleri silahlar tankların altında ezilerek imha edildi.

Pol Pot yakılarak öldürüldü

Kanlı rejimin arkasındaki isim Pol Pot’a gelince; önce en güvendiği adamları tarafından Tayland yakınlarında bulunan Anlong Veng  bölgesindeki bir mağaraya kapatıldı.. Bir yıl sonra da aynı mağarada yakılarak öldürüldü.. 

Kızıl Kimer yetkililerin çoğu yargılanmadı

Ne yazık ki, Kamboçya’da yaşanan bunca acı olayın perde arkasındaki gerçeğe bakıldığında yine batılı devletler, yine Amerika var... İşin en garip yanı ise, bu kadar çok insanlık suçu işleyen hiçbir Kızıl Kimer yetkilisinin bugüne kadar yargılanmamış olması.. Peki, bir Kızıl Kimer subayı olan Hun Sen‘in 1985’ten beri başbakanlık koltuğunda oturmasına ne demeli?

 Uluslararası insan hakları kuruluşlarının sessiz kalması da akıllara başka sorular getiriyor. Kamboçya’nın meşru hükümetine rağmen, başta Amerika olmak üzere Birleşmiş Milletlerin, bunca vahşeti gerçekleştiren Kızıl Kimer yönetimini uzun süre tanımaya devam etmesini ise, anlamak mümkün değil.

Mayınlar korkutuyor

Kamboçya’nın bir diğer acı gerçeği de mayın tarlaları... Birçok Güney Asya ülkesi gibi, topraklarının önemli bölümü mayınlarla dolu...

İç çatışmaların ve savaşların yaşandığı her dönemde farklı grupların  30 yıl boyunca aynı yerlere kat kat döşediği milyonlarca mayın, birer ölüm tuzağı olarak kalmaya devam ediyor..

Sadece kuzeydeki Batambang eyaletinde, 260 kilometrekarelik bir alanın mayınlarla kaplı olması bile tek başına Kamboçya’daki tehlikenin ürkütücü boyutunu ortaya koyuyor.

Yetkililerin verdiği rakamlara göre yaklaşık 10 milyon mayının bulunduğu 14 milyon nüfuslu Kamboçya’da, neredeyse kişi başına bir mayın düşüyor. Bu kadar çok mayının bulunduğu toprakların temizlenmesi ise, yakın gelecekte mümkün görünmüyor. Çünkü mayın temizleme çalışmalarını sürdüren uzmanlar da bu konuda iyimser değil...

Yakın tarihi acı ve yıkımlarla dolu savaş yorgunu Kamboçya, komşusu olan ülkelerden farklı bir görüntü sergiliyor. Ülkenin birçok yerinde yoksullukla tezat oluşturan manzaralar var. Mesela, başkentteki Kraliyet sarayı tüm görkemiyle insanı büyülerken, hemen önündeki kaldırım kenarında ya da parkta uyuya kalan sokak çocukları göze çarpıyor...

Şehrin bir çok mahallesinde evsiz aileler karınlarını doyurmak için yardım beklerken büyük alışveriş merkezlerinde dünyaca tanınmış markaların ürünleri satılıyor.

14’ncü yüzyılda Budizm’i kabul eden ve gösterişli Budist tapınaklarıyla ünlü Kamboçya’da turuncu renkli ilginç giysileriyle dikkat çeken Budist rahipleri toplum üzerinde hala önemli bir etkiye sahip. Kamboçya’daki tapınakların ihtişamlı görüntüsü ülkedeki fakirliği gölgelese de, insanların çoğu işsiz ve açlık sınırında yaşıyor.

Hemen her köşede Kral Norodom Sihamoni ve babası eski Kral Norodom Sihanuk’un büyük boy fotoğrafları göze çarpıyor. Fransa’da eğitim gören yeni Kral Sihamoni aslında bir balet.. Kamboçya yasalarına göre kral sadece kraliyet makamını temsil eder ama ülke yönetimine karışmaz..

Özellikle tarihi yerleri ve görkemli tapınakları görmek üzere gelen turist sayısı ülkedeki ekonomik dengeleri de etkilemiş. Esnafın fiyatları turistlerin bütçesine göre ayarlaması, ayda 30 dolar maaşla çalışan yerli halkın yaşamını oldukça zorlaştırmış...

Başkent Phnom Penh’ten kara yoluyla ülkenin ikinci büyük kenti Siemreab’ta bulunan Ankor Wat Tapınağını ziyarete gidenler aynı zamanda Kamboçya’nın sahip olduğu diğer güzellikleri ve uçsuz bucaksız pirinç tarlalarını görüyor..

Pirinç, bütün Güney Asya ülkelerinde olduğu gibi Kamboçya’da da insanların asla vazgeçemediği en önemli gıda maddesi.. Yokluk ve savaş yılları dahil halkın içine düştüğü her kötü dönemde pirinç hep hayat kurtaran yiyecek olmuş.

Çocuklar, okul yerine pirinç tarlalarında

Pol Pot’un vahşetle dolu üç yıllık  dönemine rağmen bugün hayatta olanlar, hiç kuşkusuz yaşamlarını pirince borçlu.. Yetişkinlerin yanı sıra günde bir dolar kazanabilmek için okul yerine elinde orak, tarlalarda çalışan 9-10 yaşlarındaki çocukların topladığı pirinç, iç tüketimi karşıladığı gibi dışarıya da satılan en önemli ürün...

12’nci yüzyılda Hindu tapınağı olarak inşa edilen Angkor Wat tapınağı, Kimerler Budizmi kabul ettikten sonra Budist tapınağına dönüştürülmüş. Koruma altındaki dünya miraslarından biri olan ve en geniş tapınak alanına sahip Ankor Wat, o dönem için gerçekten insan aklının tasarlayabileceği en görkemli mimari örneğini sergiliyor. İçinde sütunların ve farklı boylarda binlerce heykelin bulunduğu tapınak, özellikle Tayland ve Avrupa’dan gelen turistler tarafından mutlaka ziyaret ediliyor. Her yabancının 20 dolar ödeyerek gezebildiği tapınak, aynı zamanda ülkenin önemli bir gelir kapısını oluşturuyor.

Tapınaklarıyla ünlü Siemreab aynı zamanda nehirlerin toplum yaşamındaki etkisini en çarpıcı biçimiyle yansıtan bir kent.

Burada, çoğu savaştan kaçmış Vietnamlıların yaşadığı kasaba, Mekong Nehri’nin bir kolu olan Krau’nun Sap Gölü’yle birleştiği yerde, su üzerinde kurulmuş...

Evler, tekneler üzerine kondurulmuş kulübelerden oluşuyor. Oldukça bulanık akan nehir bir anlamda kasabanın ana caddesi... Yolcu ve balıkçı teknelerinin yoğun bir trafiği var. Bütün alışverişler teknelerle yapılıyor. Komşu ziyaretlerinin en önemli aracı ise, iki üç kişilik küçük kayıklar... Burada yaşayanlar, bulaşığını, çamaşırını nehirde yıkıyor. Banyo ihtiyaçlarını da nehirden gideriyor... Kısacası insanlar nehirle yatıp nehirle kalkıyor.

Yılın 12 ayında havanın sıcak olması su üzerindeki yaşamı kolaylaştırıyor. Nehir aynı zamanda en önemli besin kaynağı olan balığı da sunuyor kasaba halkına..  Krau üzerinde dolaşırken bizi en çok şaşırtan manzaralardan biri, suyun en durgun olduğu ve her türlü pisliğin biriktiği yerlerde insanın burun kemiğini sızlatan dayanılmaz kokuya rağmen balık avlayan insanlarla, metal leğenlerin içinde nehrin orta yerinde oyun oynayan çocuklar oldu. Onları izleyen anne-babalarından bir endişe göremeyince, kendi çocuklarımızı düşündük; biz bu kadar rahat olabilir miyiz, diye...

            

 


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11
Copyright © 2018