Kurdî English

Edip Karahan’ın anısına hazırlanan “Bir Yalnız Adam Edip Karahan” adlı kitabının 13-17 sayfalarında yer alan makale… Yalnız adam Edip Karahan kitabı Elma yayınları tarafından 2005 yılında yayınlandı.

 

“BAŞKANLIK DİVANI...”NDAN KALAN HÜZÜN

Edip ağabey aklıma geldiği zaman kulağım hep “Başkanlık Divanı’nın... numaralı bildirisi”, “Başkanlık Divanı’ndan bildirilmiştir”, “Başkanlık Divanı’ndan ilgililerin dikkatine” gibi anonsların çınlamalarıyla dolar. Bu, 12 Mart rejiminde, Diyarbakır Sıkıyönetim Tutukevinde, Edip ağabeyin tek başına temsil ettiği bir kurumdu.

1971 yılında, Haziran ayı ortalarında, Ankara’da gözaltına alınarak Diyarbakır’a götürüldüm. O zaman, Kürt sorununa ilişkin yazılardan ve eylemlerden dolayı yargılananların davaları, Diyarbakır’da kurulan sıkıyönetim askeri mahkemelerinde görülürdü. 1971’de yaz ayları süresince Seyrantepe’deki askeri birliğin koğuşlarında kaldık. Sıkıyönetim tutukevi olarak orası seçilmişti. Diğer arkadaşlarla birlikte Edip Karahan’ı da orada gördüm. Edip Karahan’ı, Türkiye İşçi Partisi’nden, Doğu Mitingleri’nden ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ndan da tanıyordum. Yanında bir daktilosu vardı. Bazı arkadaşlar için dilekçe yazıyordu. O dönemde kaçakçılık ve ruhsatsız silah bulundurma gibi faaliyetlerden tutuklu olanların davaları da sıkıyönetim mahkemelerinde görülüyordu. Bu nedenlerden dolayı tutuklanmış epeyce Kürt vardı. Edip ağabey, dilekçeler yazarak bu kişilere yardımcı olmaya çalışıyordu. Ayrıca, genç arkadaşlarla birlikte, sık sık voleybol oynuyordu. Edip ağabey voleybol oynarken çok hırslıydı.

Kızıltepe’den Mehmet ve Cemil İlhan kardeşler, Halim Demir getirilmişti. Bunlar lise öğrencisi gençlerdi. Kızıltepe’den, Hato isimli bir genç daha vardı. Hato, ruhsal sorunları olan bir kişiydi. Elinde ortaboy bir radyonun sadece sandık kısmı vardı. Bunun telsiz olduğunu, bu telsizle Mele Mustafa Barzani’yle konuştuğunu söylerdi. Kızıltepe’den Halef isimli bir kişi daha vardı, berberdi. Berber Halef’e gözaltında sorgu sırasında işkence yapıldığı her halinden belli oluyordu, ayakları çok kötüydü, hiç yürüyemiyordu. Birgün, sıkıyönetim tutukevinden bir yetkili, Halef’in mahkemeden çağrıldığını söyledi. Arkadaşlar, Halef’in durumunun çok kötü olduğunu, yürüyemediğini söylediler. Yetkili ısrar etti, götüreceğini vurguladı. Arkadaşlar, Halef’i bir battaniyenin içine koyarak getirdiler. Sıkıyönetim yetkilisi, Halef’in kendi ayaklarıyla, yürüyerek gitmesi gerektiğini vurguladı. Arkadaşlar beraber Halef’i battaniyeden çıkardılar. İki kişi iki tarafından koltuğuna girerek Halef’e yardımcı olmaya çalıştılar, fakat, Halef’in durumu çok kötüydü, yürüyemiyordu, yetkili de, “kendi gelsin, kendi yürüsün, yardım etmeyin..” diye ünleniyordu. Sıkıyönetim yetkilisinin katı tutumu insafsızlığı şaşırtıcı bir durumdu, arkadaşlar bir ara, ne yapacaklarını bilemediler. İşte o arada Edip ağabey gürledi:

-Uç Halef uç!..

“Uç Halef uç!” sözü 12 Mart rejimi sırasında sıkıyönetim askeri tutukevinde hiç unutulmayan, her zaman tekrar edilen bir söz oldu, sloganlaştı...

1971’in Sonbaharında, Seyrantepe’den, Dicle kıyısındaki sıkıyönetim tutukevine götürüldü. Bu tutukevi anayoldan epeyce uzaktı, iç kesimlerde bulunuyordu. Seyrantepe’deki tutukevi ise ana yolun kıyısındaydı. Tutukevi, birbirine bitişik iki büyük koğuştan meydana geliyordu. Koğuşlardan birinden ötekine, aradaki duvarda açılmış bir kapıdan girilip çıkılıyordu. Havalandırma kapısından girilince, büyükçe bir sahanlık vardı. Sahanlığın sol tarafında koğuşlar, sağ tarafında da büyükçe bir yemekhane bulunuyordu. Karşı tarafta da tuvalet bulunuyordu. Koğuşların ve yemekhanenin pencereleri havalandırmaya bakıyordu. Tuvaletin pencerelerinden ise, Dicle Nehri ve Diyarbakır-Silvan yolu görünüyordu. Tutukevinin bitişiğinde gözaltı bölümü vardı. Tutuklularla gözaltındakilerin birbirleriyle görüşmeleri yasaktı. Bazen havalandırmada, gizlice görüş yapılabiliyordu. Etrafı kavak ağaçlarıyla çevrili büyük bir havalandırma vardı.

Seyrantepe’deyken, tutuklu temsilciliği gibi bir olgu belirmemişti. İkinci tutukevinde, ilk işlerden biri temsilci seçmek oldu. Ferit Şahin temsilci seçildi. Ferih Şahin, tutuklanmadan önce TİP Ağrı İl Başkanı’ydı. İdareyle ilişkileri dengeli bir şekilde yürüttü. Edip ağabeyin “Başkanlık Divanı” ibaresi de bu süreçte üretildi. Edip ağabey koğuşta, sık sık “Başkanlık Divanı’ndan bildirilmiştir!..”, “Başkanlık Divanı’nın ... numaralı bildirisi”, “Koğuşun iaşesi Başkanlık Divanı’nın depolarındadır” gibi anonslar yapıyordu. Koğuşa girerken, çıkarken, gece yatarken, sabahları kalkarken, havalandırmada, görüşlerde gür sesiyle, kendi kendine bu tür anonsları sık sık yapardı. Edip ağabeyin bu şakaları, arkadaşlar tarafından çok hoş karşılanırdı, etkili de olurdu. Koğuşta, sigara içilmesi çoğaldığı zaman, “Başkanlık Divanı, koğuşta sigara içimini ikinci bir emre kadar yasaklamıştır...”şeklinde bir anons yapardı. Sigara içenler tuvalete gitmek veya havalandırmaya çıkmak gereğini duyarlardı. Koğuşta gürültü arttığı zaman, “Başkanlık Divanı’nın görevlileri, koğuşta huzuru ve sessizliği sağlamaya muktedirdir...”anonsu yapardı... Gürültü biraz yatışırdı. “Başkanlık Divanı..” da çok tutmuş bir konuşma ve anons yöntemiydi. Arkadaşlar da kendi aralarında bu konuşma biçimini sık sık kullanırlardı.

Birgün ziyarete Edip ağabeyin eşi ve çocukları geldi. O zaman, herkes herkesin ziyaretine çıkabiliyordu, ziyaretlerde soyadı tutması koşulu aranmıyordu. Ziyaretler açık havada, dikenli telin iki tarafına dizilerek yapılıyordu. Askerler de konuşmaları dinliyordu. Edip ağabey eşiyle Kürtçe konuşuyordu. Askerler de konuşmaya şiddetle tepki gösteriyorlardı. Sık sık Türkçe’den başka bir dil kullanmanın yasak olduğunu belirtiyorlardı. Edip ağabeyde Kürtçe konuşmasını ısrarla sürdürüyordu. Askerler, bu durumu, tutukevi yetkililerine şikayet etmişler, bir binbaşı geldi. Binbaşı, görüşte, Türkçe’den başka bir dil kullanmanın yasak olduğunu söyledi... Edip ağabeyle birlikte, arkadaşlar da binbaşıyla tartışmaya girdiler. Binbaşı bu yasağa karşı gelindiği zaman karşılaşacağımız cezaları sıralıyordu, buna rağmen Edip ağabey konuşmasını ısrarla Kürtçe sürdürüyordu. O gün, ziyaret gergin bir havada sürdü. Ertesi gün, koğuşun her tarafına, havalandırmadaki direklere, sıkıyönetim tutukevinde, ziyaretlerde, Türkçe’den başka bir dil konuşulmayacağına dair bildiriler yapıştırıldı.

Edip ağabeyin yoksul bir yaşantısı vardı. İstanbul’da, Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken, Kürtlerin ulusal ve demokratik haklarının bilincine varmış, bu hakları kazanmak için mücadele sürecine girmişti. 1960 yılların başlarında Türkiye İşçi Partisi saflarında, 1960’lı yılların sonlarında da Devrimci Doğu Kültür Ocakları saflarında mücadele yürütüyordu. Yazılarından ve konuşmalarından dolayı, gerek İstanbul’da gerek Diyarbakırda hakkında davalar yürütülüyordu. Bunun için birkaç kere cezaevine de girmişti. Cezaevi nedeniyle fakültedeki eğitimi de yarıda kalmıştı. Ulusal dava için mücadeleye girmesi, ailesiyle çelişkisini de arttırmıştı. Ailenin, aslında, Derik’te çok geniş arazileri vardı, aile varlıklıydı, fakat bu çelişkiden dolayı Edip ağabey bu zenginlikten yeteri kadar istifade edemiyordu. Edip ağabeyin hırçın bir yaradılışı vardı, biraz geçimsizdi...

Edip ağabey esprileri olan bir kişiydi. Canip Yıldırım ağabeye zaman zaman takılırdı. Canip ağabeyin zenginliğini ve ne kadar köklü bir aileye mensup olduğunu belirtmek için “Diyarbakır’da, hangi feodal ölse, Canip’e muhakkak miras gelir..”derdi.

1974 genel affı geniş bir aftı. Cezalar sonuçlarıyla birlikte kaldırıldı. Genel afla birlikte tahliye olan arkadaşlar, yarım bıraktıkları eğitimlerine devam ettiler. Hukuk Fakültesi’nde, Tıp Fakültesi’nde, çeşitli fakültelerde eğitim gören arkadaşların büyük kısmı bu fakülteleri bitirdiler. Edip ağabey de sık sık tutuklanma nedeniyle ara vermek zorunda olduğu Hukuk Fakültesi’ne devam etmeye başladı. Sınavlara hazırlanıyordu. Sınavlar için yoğun bir çalışma sürecine girmişti. Bu dönemde Diyarbakır, Kızıltepe ve İstanbul arasında sık sık yolculuk yapıyordu. Ankara’da Komal Yayınevi’ne de eşiyle birlikte iki kere uğramıştı. Komal’ın yayınladığı kitapların, Rızgari dergisinin çok önemli olduğunu, Kürt sorununun kavranılmasında ve anlatılmasında yeni ufuklar açacağını söylüyordu.

Edip ağabey varlıklı ailesine rağmen yoksul bir yaşam sürdü, yoksulluk içinde öldü. Kürt sorununun bilincine varan, bu mücadelede yer alan aydınların karşılaştığı baskıyı gördü, yaşadı, genç yaşta öldü. Edip ağabeyin çocukları 1970’lerde ziyarete gelirlerdi. O zaman çok küçük çocuklardı, şimdi şüphesiz büyüdüler. Zaman zaman bu çocukları arkadaşlara soruyorum. Siyasi hareketlerle, ulusal hareketle hiç ilgilenmediklerini söylüyorlar. Bu da, dünyanın hemen hemen her tarafında, ulusal ve toplumsal mücadelelerde sık sık rastlanan, tanınan, bilinen, yaşanan bir süreç…

 

İsmail Beşikci, 1997, Ankara Kapalı Cezaevi


Copyright © 2018