Kurdî English

Kürt Tarihi Dergisi için Prof. Dr. Mesut Yeğen İsmail Beşikci ile derginin Nisan ayı sayısı için Cumhuriyet’in tartışmalı konularını, Cumhuriyet Halk Fırkası’nı, CHP, Mustafa Kemal ve Kürtleri, Şeyh Said’i, Dersim 38’i ve Türk Tarih Tezini konuştu.

MESUT YEĞEN: Derginin bu sayısının dosya konusu Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kürt meselesi siyaseti. Malum, CHP Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin (ARMHC) içinden doğmuş bir parti. Dolayısıyla CHP’nin Kürt meselesinde takip ettiği siyaset hakkında konuşmaya buradan başlayabiliriz. Nasıl bir siyaset takip etti Mustafa Kemal ve ARMHC?

İSMAİL BEŞİKCİ: Önce İttihat ve Terakki’nin politikası üzerinde durmak gerekir. İttihat ve Terakki Osmanlıyı Türk esası üzerinden yeniden örgütlemek gibi bir anlayışa sahipti. Tabi bu düşünceyi yaşama geçirme sürecinde şöyle pürüzler çıktı: Ermeniler ne olacak? Rumlar ne olacak? Müslüman olan ama Türk olmayan Kürtleri ne yapacağız? Türk veya Kürt olan ama Müslüman olmayan Alevileri ne yapacağız? Bir de şöyle bir düşüncesi vardı İttihatçıların: Osmanlı ekonomisini millileştirmek. Bu konularda çok büyük projeler hazırlandı. Bu projeleri yaşama geçirmek beklenen fırsat I. Dünya Savaşı’nda geldi. Rumlar sürgün edildi, Ermeni nüfusu tehcir adı altında tamamen çürütüldü. Kürtler Türkleştirilmek, Aleviler Müslümanlaştırılmak istendi.

Ancak Cumhuriyet Halk Fırkasını kuracak olanlar yani Mustafa Kemal ve ekibi o zaman İttihatçıların diline müracaat etmiyorlar. Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin tüzüğünün birinci maddesi: “Osmanlı ahalisinden her Müslümanı Cemiyetin doğal azası sayıyordu. Dolayısıyla daha Müslümanlık üzeri birlik fikri varmış gibi. Bunu nasıl değerlendirmek gerekir?

Bunu şöyle değerlendirmek gerekir: Rumları sürgün etmişler, Ermeniler sürgün olmuş, tehcir altında yok edilmiş ve onların mallarına el konulmuş. 1918 Mondros Mütarekesi ile Osmanlı’nın yenilgisi söz konusudur. Bunun üzerine sürgün edilen Rumlar ve tehcir edilen Ermenilerden ne kadar kişi kaldıysa, onlar geri gelmek istiyorlar. Geri gelip kendi mal ve mülklerine sahip olmak istiyorlar. İşte Kuvva-yı Milliye’nin oluşumu bununla ilgilidir. Yani onlar geri gelemesin; çünkü onlar geri geldikleri zaman kendi mülklerine sahip olmak isterler.

Anadolu Rumeli Mudafai Cemiyetlerinin programına ya da Mustafa Kemal’in mecliste zaman zaman yaptığı konuşmalara baktığımızda Kürtlerin hukuklarının tanınacağı belirtiliyor. Kürtlere özerklik vaat ediliyor. Bu siyasetin sebebi ne olmuş olabilir?

O da şununla ilgilidir: Rumlarla, Ermenilerle, Süryanilerle ilgili sorunların çözümünde Mustafa Kemal Kürtlerin yardımını istiyor. Kürtlerin yardımını alırsak bu mücadele başarıya ulaşır diye düşünüyor. Bunun için Kürtlere bazı haklar tanıyacağını söylüyor. Örneğin; Amasya Protokolünde 1919 Ekiminde Amasya’da, Osmanlı yöneticileriyle Mustafa Kemal ve arkadaşları arasında hazırlanmış bir protokol var. O protokolde şöyle deniyor: İngilizler kandıramasın diye Kürtlere bazı haklar vermemiz gerekir ve bunu Kürtlere bildirmemiz gerekir. Mücadeleden sonra Kürtlerin de bazı haklarının olacağını söylememiz gerekir. Ama sonunda şöyle oluyor: Milli Mücadele, ki aslında Batıda Yunanlılara, Doğuda Ermenilere karşı bir savaştır, başarıya ulaşınca bu siyasetten vazgeçildi.

1924’ten yani yeni anayasanın ilanından sonra ve Şeyh Sait Ayaklanmasını takiben Cumhuriyetçiler Kürtlere karşı ve Kürt meselesinde epey haşin bir siyaset takip etmeye başladılar. Bu, şu anlama mı geliyor? Kurtuluş Savaşında olan biten İttihatçılar ve Cumhuriyetçiler arasındaki geçici bir parantezdi ve o parantez kapandığında işler doğal mecrasına ulaştı ve Cumhuriyetçiler İttihatçıların siyasetini takip etti. Paralel olarakta şunu sorayım: 1925’ten sonra Cumhuriyetin Kürt meselesinde izlediği siyaseti hangi kavramlarla değerlendirmek gerekir?

Kanımca Mustafa Kemal de bir İttihatçıydı ve İttihatçıların 1910’larda formüle ettiği düşünceyi aynen benimsiyordu. Örneğin 1910’larda İttihatçılar Orta Asya içlerine kadar Turandan söz ediyorlardı. Mustafa Kemal bu konuda daha gerçekçi. Artık Turan olamayacağının bilincine varmış ve sadece Küçük Asya da bu sürecin gerçekleşebileceğini düşünmüştür. Bu daha gerçekçi bir politika ama Türkleştirme hususunda Rumları sürme, Ermenileri tehcir adı altında yok etme politikasını kanımca aynen benimsiyordu.

Bana göre o sözler çok ciddi değildi. Sadece Kürtlerin yardımını alabilmek için bir taktikti. Örneğin 1921 Anayasasında 10. Madde Kürtlerin yaşadığı yerlerde özerk yapılardan söz ediliyor. 1921 anayasası iki yıl kadar yaşam bulmuş bir anayasadır. Daha 1924 anayasasına varmadan 29 Ekim 1923’te Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i ilan ettiği gün bu madde değiştiriliyor. 10. Madde değiştiriliyor ve basına yansımıyor bu. O madde şöyle: “Devletin reisi cumhurbaşkanıdır.” O maddeyi böyle değiştiriyorlar yani ademi merkeziyet yok oluyor.

1924-25, o yıllardan itibaren Kürt yoktur denmeye başlandı. 1930’larda da, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi falan gündeme geliyor.

Türk tarih tezine sonra dönelim. 1924’ten sonra söylediğiniz temsil siyasetiyle beraber, malum tenkil ve temdin siyasetleri takip edildi. Ancak 1937-38 de garip bir şey oldu. Dersim’de bir katliam gerçekleşti. Siz Dersim katliamı üzerin çalıştınız ve orda olana jenosit dediniz. Dersim’de olanı neden soykırım olarak adlandırmayı tercih ettiniz? Bir de Cumhuriyet tenkil, temdin temsil siyasetine uymayan bu jenosit işine niye kalkıştı. Cumhuriyeti buna zorlayan neydi?

1937-1938’de sivil halk, askerlerin baskısı karşısında dağlara çıkıyor, o baskıdan uzak kalmak için mağaralara, dağlara sığınıyorlar. Buralarda devletin zehirli gaz kullandığı çok açıktır. Yani mağaralara zehirli gaz püskürtüyor.

Bunu İhsan Sabri Çağlayan anılarında anlatıyor değil mi?

İhsan Sabri Çağlayan 1986’da Kemal Kılıç­daroğlu’na anlatıyor. Fareler gibi zehirlendi insanlar diyor. Devlet hem gaz kullanıyor hem de anası, babası ölmüş çocukları, yetim kalmış çocukları subay ailelerine veriyor. Onları medenileştirsinler, onlara medeni usulleri öğretsinler diye. Subay ailelerine dağıtıyorlar. Dersim her bakımdan elbette bir soykırımdır.

Kemalistler tenkil, temdin, temsil siyasetinden soykırım siyasetine neden geçtiler?

1938’e kadar bütün Kürt bölgeleri denetim altına alınmıştı. Dersim’e kadar bütün Kürt bölgesi denetim altına alınmıştı. Dersim coğrafi olarak biraz zor bir bölge ve orada devletin çok daha yoğun bir operasyon gerçekleştirmesi gerekir. Öyle düşünmüş devlet, hükümet...

II. Dünya Savaşı yaklaşıyor ve her ülke kendi içine çekilmiş. Türkiye uluslararası kamuoyundan nasılsa tepki gelmez diye cüret etmiş olabilir mi?

Tabii. II. Dünya Savaşına giden yolda Fransa, İngiltere bizim Dersim’de ne yaptığımıza tepki göstermez, kimse ilgilenmez diye düşünmüşlerdir.

Bu günlerde çeşitli ülkeler Halepçe’de olan biteni soykırım olarak tanımaya başladı. Halepçe ile benzerlik kurmak mümkün müdür demin anlattıklarınız üzerinden?

Halepçe, uluslararası camianın ne kadar anti Kürt olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. 16 Mart 1988’de zehirli gaz kullanılıyor. Şimdi böyle bir olay gerçekleşmiş ama dünyanın buna karşı hiçbir tepkisi yok. Ne demokratik ülkelerde ne demokratik olmayan ülkelerde hiç kimsenin tepkisi yok. Bir de şu var o günlerde İslam konferansı toplantı halinde. 17-18 Mart’ta Kuveyt’te toplantı halinde. Böylesine bir soykırım olmuş. Şu kadar insan ölmüş, onbinlerce yaralanmış, buna karşı hiçbir şey söylemiyor. Dünyada ne bir tepki var ne de İslam Konferansında bir tepki var. Bu olay benim kanımca dünyada, dünya nizamının, uluslararası nizamın ne kadar anti Kürt olduğunu gösteren bir olay. Bu da bir soykırımdır.

Dersim Jenositi kitabınız 1991 yılında yayınlandığında nasıl bir tepki aldı?

Çok öncesinde hazırlanmıştı kitap ama 1991’de Belge Yayınları yayımladı. Tepki şu oldu: Devlet Güvenlik Mahkemesi vardı o zamanlar. Dava açıldı. Ama kitapla ilgili bir eleştiri yazısı falan hatırlamıyorum. Sadece o kitap değil. Tunceli Kanunu, Muğlalı olayı üzerine olan kitaplarıma karşı da bir yazı, bir eleştiri hatırlamıyorum.

Bir başka kitabınız da 1931 CHF programı üzerineydi. 1931 programı sizin için niye önemliydi? Neyi göstermeye çalıştınız?

Tektipleştirme söz konusudur. Kürtlerin asimilasyonu, Türklüğe asimilasyonu söz konusu, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, böyle anlayışlar söz konusu, bunların yaşama geçirilmesi söz konusudur. Örneğin, üniversitede, Darülfünun’da epey bir değişiklik olmuş. 1933’te Türk Tarih Tezini, Güneş Dil Teorisini Darülfünun’un desteklemesi isteniyor. O zamanki hocalardan, müderrislerden böyle destek istenmiştir. Bunların bir kısmı destek vermemiş. Bunlar destek vermedikleri, eleştiri filan yok, destek vermedikleri için üniversiteden atıldılar. Türk Tarih Tezini, Güneş Dil Teorisini benimsemedikleri için. Yani tektipleştirme söz konusu. Hatta şöyle olmuş: Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Diyarbakır’daki, Van’daki, Muş’taki temsilcileri kaymakamlar olmuş. Bölgenin kaymakamları, valileri Cumhuriyet Halk Fırkası’nın oradaki temsilcileri olmuş. Belediye başkanı, CHF’nin başkanı da o ilin valisi olmuş. Bütün bunlar tektipleştirmeyi yaşama geçirmek için yapıldı.

Cumhuriyet dönemi Kürt siyasetini çalışırken açık kaynakları kullandınız yanılmıyorsam. Yani bunlar Ayın Tarihi gibi dergiler, günlük gazeteler vb. açık kaynaklardı. Bunu nasıl görmek gerekiyor? Yani herkesin elinin altında olan bir takım kaynaklarda yazan bilgilerden ilk kez siz söz ettiniz. Nasıl bir haleti ruhiye içerisinde bunu yaptınız? Heyecanlanıyor muydunuz kütüphanede bunları gördüğünüzde; çünkü daha önce bahsedilmemiş bunlardan.

1971’de Diyarbakır’da sıkıyönetim mahkemesinde yargılanırken benimle ilgili suçlama Atatürk Üniversite’sindeki görevim sırasında yazdıklarım ve derste anlattıklarımla ilgiliydi. Örneğin sınavlarda sorduğum sorularda Kürtçülük propagandası, Komünizm propagandası falan yaptığım iddia ediliyordu. Yargılamanın bir aşamasında beni ihbar edenlerin huzurda dinlenilmesine karar verdi mahkeme. Beni ihbar edenler çoktu. 72 kişi falandı, onlardan 7-8’ini getirdi mahkeme. Rektör geldi, Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı, Tıp Fakültesi dekanı ve bir kaç profesör, 7 kişi geldi. Bir de asistan vardı aynı odada oturduğumuz. Bunlar 2 gün süreyle Diyarbakır sıkıyönetim komutanlığında dinlendiler ve durmadan beni suçluyorlardı. “Kürt yoktur, oysa Beşikçi Kürtlerden bahsediyor Kürtçe diye bir dil yoktur, Beşikçi Kürtlerden bahsediyor, kendisi uydurup duruyor” diyorlardı. Ben de bunlara makul cevaplar veriyordum: Kürtlerin varlığı bir gerçektir, bunların inkâr edilmesi, bilim anlayışı bakımından yanlıştır. Diye...

Orada resmi ideolojinin ne kadar güçlü olduğunu fark ettim. 1971’e kadar resmi ideoloji kurumu konusunda çok fazla bilincim yoktu; ama bu süreç bende bir bilinç yarattı. Yani profesörler, rektörler, dekanlar böyle açık bir olguyu nasıl inkar edebiliyorlar; ve bir mahkeme bunları nasıl dinleyebiliyor? Mahkeme şöyle bir karar verdi. Hem ceza verdi hem de Kürtlerin Türklüğünü ispatlamaya çalıştı. Ben o zaman bunun, resmi ideolojinin gücünün farkına vardım. 1974’ten sonra da bunlar üzerinde çalışmaya başladım.

Nitekim, 1970’ten önce yazdığım kitaplarla 1970’ten sonra yazdıklarım arasında çok büyük fark vardır. Ama biz 1970’ten önce yayımlanan kitapları da aynen basıyoruz. İkisini bir arada okuyanlar, örneğin Devletlerarası Sömürge Kürdistan kitabını ve Alikan Aşireti kitabını birlikte okuyan bir kişi şöyle düşünebilir. Fark resmi ideolojinin önemini anlamamla ilgili. Resmi ideoloji önemli bir kurum.

Derginin tümü için tıklayınız.


Copyright © 2018