Kurdî English

Egemen ulusa mensup bir bireyin “ulus devleti aştım, aşmaya çalışıyorum” demesi anlamlıdır. Bu sözüyle, bu çabasıyla,  mensubu olduğu egemen ulusun, kendi devletinin baskı altında tuttuğu halkların milli haklarını savunduğu, bu haklar için mücadele ettiği anlaşılır. Örneğin bir Fransız’ın bu tutumuyla, Fransa’nın yani kendi devletinin Cezayir’i, Cezayirlileri yönetme haklarına karşı olduğunu anlatmaktadır.

Sömürgecilik döneminde bir Fransız bireyinin milli hakları için mücadele eden Cezayirlilerin yanında olması, onları desteklemesi kendi devletinin sömürge politikalarını  eleştirmesi anlamlıdır.

Ama bütün milli hakları, demokratik hakları gasp edilmiş ulusa mensup bir kişinin “ulus devleti aştım” demesi sorunlu bir açıklamadır. Çünkü bu birey henüz egemen ulus tarafından, devlet tarafından tanınan bir hakka sahip değildir. Dili yasaktır, ülkesi baskı, işgal altındadır. Çok yoğun bir asimilasyon politikasının hedefi olmuştur. Asimilasyon devan etmektedir.  Kendisi olmak için yürüttüğü mücadeleler yoğun engellerle karşılaşmaktadır. Böyle bir ortamda herhangi bir kişinin “ulus devleti aştım” demesi bunların önemli olmadığını vurguladığı  anlamına gelir. Veya bu haklar için mücadeleden kaçtığı anlamına gelir.

Egemen ulusa mensup bir bireyin ulus devleti aşmasıyla onun mensubu olduğu devletin yapısında herhangi bir değişiklik olmaz. O devlet eskiden olduğu gibi temel kurumlarıyla yaşamını sürdürür. Ama o kişi devletiyle mücadelesini sürdürür. Baskı gören ulusun hakları için mücadele etmeye devam eder. Bütün ulusal-demokratik hakları gasp edilmiş ulusa mensup bir bireyin ulus devleti aşmasıyla, ulusun yaşadığı baskı ve zulümde bir azalma olmaz.  Ama bu kişi artık bu sorunlarla ilgilenmez, o sorunları küçümser. Aslında o sorunlardan kaçar. Bu koşullarda ulus-devleti aşmak devletin hazırladığı dipsiz kuyulara düşmek olur.

PKK Başkanı Abdullah Öcalan PKK/Barış ve Demokrasi Partisi bağımsız bir devlet istemediklerini, sınırlarla, vatanla, bayrakla bir sorunları olmadığını sık sık dile getirmektedirler. “Ayrı devlet istemiyoruz, sınırlarla bir sorunumuz yok. Türk bayrağıyla bir sorunumuz yok…” diyorlar. “Ortak vatan” anlayışına vurgu yapıyorlar.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sık sık “ Tek devlet, tek vatan, tek bayrak, tek millet, tek dil” anlayışını dile getirmektedir. Abdullah Öcalan, PKK/BDP de bu anlayışı, bu tekliği,  “demokratik devlet, demokratik vatan,  demokratik ulus” gibi ifadelerle ortaya koymaktadır. Başbakan’ın, “tek… tek… tek…” diye dile getirdiği teklik anlayışını, Öcalan, PKK/BDP de “demokratik… demokratik… demokratik…” söylemiyle ifade etmektedir.

13 Ocak 2013te, İstanbul’da “Barış İçin Öcalan’a Özgürlük Platformunun” hazırladığı bir sempozyum vardı. “Çözüm ve Müzakere Süreçlerinde Liderlerin Rolü” konulu sempozyumu BDP milletvekili Emine Ayna ve Av. Eren Keskin organize etmişlerdi. Bu sempozyumda “Çözümsüzlüğü Aşmak: Kürdlerin Özgürlük Mücadelesi” konulu oturumda yaptığım bir konuşmada Abdullah Öcalan’ın, PKK/BDP’nin bu anlayışını eleştirmeye çalıştım.

Güvenlik güçleri köylere bayraklı panzerleriyle giriyor, evleri teker teker yıkıyor. Yıkılan evler daha sonra yakılıyor. Köy harabeye dönüyor. Ortada bulduklarını yakalıyorlar. Zor kullanarak, döverek söverek karakola götürüyorlar. Yakalananlara yoğun işkenceler yapılıyor. Yakalanıp karakola götürülenlerde bazıları işkenceli sorgularda öldürülüyor. Bazıları kaçırılıyor, kendilerinden haber alınamıyor. Böyle bir ortamda bile bağımsız devlet düşünemiyorsan sende bir sakatlık var.

Panzerlerle birlikte gelen özel timler bayrak amblemli yüzükler taşıyorlar. Bayrak amblemli kemerler, bereler taşıyorlar. Böyle bir ortamda bile senin bayrakla bir sorunun yoksa sende bir sakatlık var.

İki yıla yakın bir zamandır devam eden Suriye olayları dolayısıyla, basında üç devletin adı çok geçiyor. Ve bu üç devlet birlikte anılıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar. Bu üç devlet Beşşar el-Esed yönetimini yıkmak için her türlü olanağı kullanıyor. Özgür Suriye  Ordusunu, Müslüman Kardeşleri, el-Kaideyi silahlandırıyor. Bu üç devletin, birlikte kotarmaya çalıştıkları bir durum daha var.  O da Kürdlerin Suriye’nin kuzeyinde, yani kendi yaşadıkları alanda, Kürdistan’da gerçekleştirdikleri Kürd özerkliğini tanımamak, özerk bölgeyi,  Kürd otonomisini yıkmaya çalışmak. Bu durum bu devletlerin Kürdlerin geleceğini belirlemede rol sahibi olmaya çalıştıkların göstermektedir.

Ortadoğu’da, Kürdlerin  40 milyonun üzerinde nüfusu vardır. Bir ay kadar önce basında yer alan bir haberde Abdullah Öcalan’ın “50 milyon Kürd için yol haritası” hazırladığı duyuruluyordu. Kanımca  Ortadoğu’da Kürdler 50 milyondan da fazladır. Ama uluslararası ilişkilerde tanınan küçücük bir statüye sahip değildir. Güney Kürdistan’daki Kürdistan Bölgesel Yönetimini ayrıca değerlendirmek gerekir.

Katar 300 bin nüfuslu bir Arap devletidir. Katar 22 üyeli Arap Birliği’nin, 55 üyeli İslam Konferansı’nın, 193 üyeli Birleşmiş Milletlerin üyesidir. Uluslararası ilişkilerde Kürdlerin adı ise sadece “terör” denildiği zaman geçmektedir. “Terörü yok edeceğiz, ezeceğiz, Kürd terörüne karşıyız” vs.

300 bin nüfuslu Katar’ın 50 milyon üzerinde nüfusu olan Kürdlerin geleceği üzerinde söz sahibi olması, Kürdlerin geleceğini belirlemeye çalışması uluslararası nizamın ne kadar anti-Kürd bir nizam olarak kurulduğunu göstermektedir. Bu uluslararası nizamın Kürdlere karşı çok haksız bir nizam olduğunu da göstermektedir. Eğer “ulus devleti aştım” derseniz “Kürd milliyetçisi değilim” derseniz, 1920lerde Milletler Cemiyeti döneminde Kürdlerin başına  geçirilen bu lanetli çorabın bilincine varamazsınız. Bu tür olayları önemsiz görüp bu haksızlıkların bilincine varamazsınız. Bunların incelemeye değer bulmazsınız.

Halbuki 1920lerde Milletler Cemiyeti döneminde gerçekleşen bu operasyon emperyal güçlerin Ortadoğu’da gerçekleştirdikleri en kalıcı, en kapsamlı, en derin operasyondur. Çok başarılı bir operasyon olduğu da açıktır. Kendini gizleyen bir operasyon olduğu da besbellidir.

Kendini gizlemiştir. Çünkü günümüze kadar Kürdistan’ın herhangi bir kesiminde Kürdler milli hakları için mücadeleye giriştiklerinde solcular, sağcılar, liberaller… herkes “emperyalizmin ekmeğine yağ sürmeyin, sizin bu çabanız emperyalizmin işine yarar, bu bölücülüktür” derlerdi. Halbuki emperyal güçler en büyük bölücülüğü Ortadoğu’nun ortasındaki Kürdlere, Kürdistan’a karşı yapmıştı. Kürdler ve Kürdistan  ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkının en çok konuşulduğu, tartışıldığı bir dönemde bölünmüş,  parçalanmış ve paylaşılmıştı. Dönemin önde gelen iki emperyal gücü Büyük Britanya ve Fransa ve Ortadoğu’nun iki köklü devleti birbirleriyle organize bir şekilde Kürdlerin, Kürdistan’ın üzerine çullanmışlardı. Bugün 47 üyeli Avrupa Konseyi’nde, 55 üyeli İslam Konferansı’nda,  22 üyeli Arap Birliği’nde, 193 üyeli Birleşmiş Milletler’de  nüfusu 10-15 bin olan, 50 bin olan devletler bile var. Bunlar Kürdlerin geleceğini belirlemede rol sahibidirler.  Ama 50 milyonu aşkın nüfusu olan Kürdlerin bir siyasal statüye sahip olmamaları bu ilişkiler karşısında dikkate değer bir durumdur.

Beşikçi son siyasal gelişmeleri izlememekle de eleştirilmektedir. “Sınırlar ortadan kalkıyor, Beşikçi hala sınır oluşturmaktan söz ediyor” denilmektedir. Bu eleştirilmesi gereken bir görüştür.

Son yirmi yılda otuza yakın devlet oluşmuştur. Sovyetler Birliği dağılmıştır, 15 devlet ortaya çıkmıştır. (Estonya, Letonya, Litvanya, Belarus, Moldova, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Rusya Federasyonu)

Yugoslavya dağılmıştır.  7 devlet ortaya çıkmıştır. (Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya, Kosova, Karadağ, Sırbistan)

Çekoslovakya kendi içinde ikiye ayrılmıştır. (Slovakya, Çek Cumhuriyeti)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti,  Cibuti, Eritre, Yeni Kaledonya, Güney Sudan,  Filistin Arap Devleti…

Birleşmiş Milletler iki  ay kadar önce, 30 Kasım 2012de Filistin  için “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü  verdi. Bunu Türkiye’de sağcılar, solcular, liberaller, herkes alkışladı. PKK/BDP de.  Kürdler için devlet istemeyenlerin, bu anlayışa karşı duranların, Filistin Arap Devleti’ni alkışlarla selamlamaları dikkate değer bir durumdur. Türk basınının, Türk yazarlarının, Türk solunun bu anlayışı savunması doğaldır. Ama Kürdlerin de savunması sorunludur.

“Sınırlar kalkıyor, yeni sınır yapmak anlamsızdır” görüşü Kürdlerin kafasını bulandırmak için ortaya atılan bir görüştür. Kaldı ki ulusüstü birliklere herkes kendi kimliği ile katılmaktadır. Henüz bir kimlik sahibi olamayan, kendisi olamayan Kürdler bu birliklerde nasıl yer alacaktır?

“Biz asla milliyetçi değiliz”

24 Ocak 2013de TBMM’de “anadilde savunmayı” düzenleyen yasa tasarısı görüşüldü. Bu yasa görüşülürken CHP İzmir milletvekili Profesör Birgül Ayman Güler ile BDPliler arasında sert tartışmalar oldu. Profesör Birgül Ayman Güler konuşmasının bir yerinde “Kürd milliyetçiliğini bana ilericilik ve bağımsızcılık diye yutturamazsınız. Türk ulusuyla Kürd milliyetini eşit ve eşdeğerde gördüremezsiniz” dedi.

BDPliler buna “biz asla milliyetçi değiliz, siz ulusalcısınız. Sizi Sosyalist Enternasyonal’den kovduracağız…” şeklinde cevap verdi. Bu cevap, bu tutum üzerinde biraz durmak gerekir.

Her şeyden önce “siz neden milliyetçi değilsiniz?” diye sormak gerekir.  Dil yasak.  Kürd diliyle eğitim   konuşulamıyor. Ülkenin adını söyleyemiyorsun.  Kürd çocukları okullarda her sabah “Türküm, doğruyum…. Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye bağırmaya devam ediyor. Çocuklara şunca mücadeleden sonra hala içinde W, X, Q harfleri olan isimler verilemiyor. Parklara, bahçelere  Kürd yazarlarının, Kürd yurtseverlerinin isimleri “Türk kültürüne, Türk değerlerine aykırıdır” diye verilemiyor. Valiler, kaymakamlar, belediye meclislerinin bu tür kararlarını onaylamıyor, bu karaları iptal ettirmek için davalar açıyor. Kürdistan coğrafyasındaki  yer isimleri değiştirilmiş, türkleştirilmiş… Yoğun bir asimilasyon politikasına hedef olmuşsun… Ve asimilasyon devam ediyor, anadilinde eğitimi yasaklamanın anlamı bu… Bunları savunmuyor musun, bunları savunmayacak mısın? Bunları savunduğun zaman da sana Kürd milliyetçisi denir. Kürdler için en değerli tutum da budur.  Kürdlere olumlu bir gelecek vaad eden tutum da budur.

Kürdlerin komşu halkları asimile etmek gibi, komşu halkların topraklarını işgal etmek gibi bir derdinin olmadığını herkes biliyor. Kürdlerin Kürd halkına, Kürd diline ve kültürüne yapılan baskıları geriletmek, dili ve kültürü bütün kurumlarıyla yaşamak, Türklerle, Farslarla, Araplarla eşit olmak için mücadele ettikleri  herkes tarafından biliniyor.  Baskıya, zulme karşı mücadelenin evrensel olduğu da açıktır.

Türk solu milliyetçi bir soldur.  Profesör Birgül Ayman Güler örneğinde olduğu gibi Türk solunun önemli bir kesimi de tam anlamıyla ırkçıdır, ayrımcıdır. Bulgaristan’da 1985-1988 yılları arasına yaşama geçirilen Türklere Bulgar isimleri verilmesi operasyonlarına Türk solunun, Türk sağının nasıl tepki gösterdiğini iyi hatırlamak gerekir.

Profesör Birgül Ayman Güler’in sözlerine yeniden dönmek gerekir. Dikkat edilirse Profesör Birgül Ayman Güler Kürdlerin Türk ulusuyla eşit olmadığını, Kürdlerin “milliyet” olduğunu yani ulus olmanın koşullarını taşımadığı vurgulamaktadır. ‘Kürd milliyeti’nin  Türk ulusuyla birlikte yaşamasının istendiği de kabul edilmiş olmaktadır. Buysa 1930larda dile getirilen “Türk olmayanların tek bir hakları vardır: Türklere hizmetçi olma hakkı” sözlerinin  günümüzdeki tekrarından başka bir şey değildir.

Türk solu milliyetçi bir soldur. Önemli bir kesimiyle de ırkçıdır. Bu milliyetçi, ırkçı solun önemli bir başarısı kendi dilini bile konuşamayan, kendi ülkesinin adını söyleyemeyen Kürdlere “milliyetçi değilim, biz asla milliyetçi değiliz” dedirtmesi. Bu şekilde Kürdlerin bir kısmını kendi özlerine yabancılaştırmış olmasıdır.

Abdullah Öcalan üç-dört  sene  öncesine kadar “Marx’ı aştım, Hegel’i aştım, Gandi’yi aştım” gibi açıklamalar yapardı. Bunu entellektüel bir çaba olarak değerlendirmek gerekir. Ama “aşma”ların bugünkü Kürd mücadelesine bir katkısı da yoktur. Bugünkü mücadele dikkate alındığında aşılması gereken en önemli kişi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu da PKK’ye, BDP’ye, Kürdlere Kemalizm aşılanarak yapılamaz.

 


Copyright © 2018