Kurdî English

 Üniversite, Özerklik ve Derin Düşünme

 

Siyasal Bilgiler Fakültesi –Mülkiye’den Aydın Ördek “Üniversite, Özerklik ve Derin Düşünme” konusuyla ilgili Korkut Boratav ve İsmail Beşikci’yle röportaj gerçekleştirdi. Bu yazı röportajın İsmail Beşikci’yle ilgili olan bölümüdür. (Mülkiye Dergisi, 2016, Ankara. Cilt; 40 Sayı 1, s. 291-306)

 

Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi, arkadaşımız Elifhan Köse, 19 Aralık 2014’te, Haziran İsyanı’nda polis tarafından öldürülen Berkin Elvan’ı anmak üzere gerçekleştirilen yürüyüşe katılıp dönemin başbakanı R. T. Erdoğan’a hakaret içeren (hırsız) slogan attığı gerekçesiyle 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı.[1] 22 Aralık 2014’te Mülkiye Haber’de yayınlanan “Üniversitede Cadı Kazanı: Behice Boran’dan Elifhan Köse’ye” başlıklı yazısında Cengiz Ekiz, artık şaşıramadığımız böyle bir yargılamaya dikkat çekerken birçok açıdan ibret vesikası olan Türkiye tarihinin kara sayfalarından birini, üniversiteyi anlatanını görünür kılıyordu. Toplumunun varoluşsal trajedisini (tutsaklığı, yabancılaşmayı) dayanılmaz kılan mevcut siyasal iktidarın marifeti tek başına ürkütücü: Dilovası mücadelesi nedeniyle dava edilen Onur Hamzaoğlu, derneğinin bildirisini basın açıklamasında okuduğu için hakkında soruşturma açılan İlker Belek, dersinde Çanakkale Savaşı anlattığı için hakkında soruşturma açılan Mukaddes Akdeniz, Eğitim Sen üyesi olup görev süreleri uzatılmayan Meryem Kurtulmuş ve Ahmet Bülent Özer, #diren tişörtü giydiği için suçlanan Timuçin Köprülü, yerel yönetimin uygulamalarına yönelik eleştirilerini beğenmeyen belediye başkanı tarafından hakkında dava açılan ve beraat eden Ali Ekber Doğan, YÖK’ün bizzat aldığı türban kararını uyguladığı için hapis cezasına çarptırılan Rennan Pekünlü,[2] son olarak Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın yeni cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde karşılanması sırasında, bu resmi karşılama törenlerine ilk defa dâhil edilen cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan on altı yıldızın temsil ettiği Türk devletlerinin askerleri kılığında giydirilmiş tören kıtasının üyelerinden birinin elbisesini eleştirdiği için istifa etmek zorunda kalan Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Hasan Herken.[3] Ekiz yazısını, 29 Ocak 2014 tarihinde değiştirilen “Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği”nin 6. ve 11. maddelerine dikkat çekerek bitiriyor. Yönetmeliğin 6. maddesinin “ö” fıkrasına göre “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek” suçunu işleyenler kınama cezasına çarptırılacaklardır. Yaşanan rezaleti kayda geçirmek ve üniversite ideali üzerine yeniden düşünmek üzere, farklı dönemlerde şu ya da bu yolla siyasal iktidarların, üniversitenin gadrine uğramış hocalarımız Korkut Boratav, İsmail Beşikci, Fikret Başkaya, Nilgün Erdem ve Abdurrahman Saygılı ile üniversite ve özerklik konularında söyleşmek istedim. Önerimi kabul ettikleri için kendilerine teşekkür ediyorum.

Soracaklarımı biçimlendirmeye çalışırken, aslında maruz kalınan haksızlıkların gün gibi ortada olduğunu, genel olarak üniversite özerkliği beklentisinin daha baştan sorunlu olduğunu yeniden düşündüm. Aslında reel ve ideal üniversite arasında her zaman bir mesafe olacağından, üniversite ve özerkliğini yeniden yeniden sorunsallaştırmak onun derin, özgür ve özgürleştirici düşünmenin kurumu olması için gayret etmek olarak düşünülebilirdi. Ancak üniversitede on yıla yakındır çalışıyorum ve üniversiteyi derin, özgür ve özgürleştirici bir kurum olarak tahayyül etmenin reel üniversite için bir ufuk bile oluşturamayacağına gün gün daha fazla ikna oluyorum. Nedeni, Neyzen Tevfik’in dediği gibi, bu dinin bu fakire kalın gelmesi; bünyenin (reel üniversitenin) bu gayeye hiç de uygun olmaması –en azından idealize ettiğimiz haliyle üniversitenin varoluş ufku (dolayısıyla özerkliği) ‘işveren’ sınıfının çıkarlarıyla sınırlı olduğu için. Söz konusu ideali benimsemeyenlere, önemsemeyenlere diyecek laf yok, üniversiteyi derin, özgür ve özgürleştirici düşünmenin kurumu olarak benimseyenlerin, bu ideali olanaksız kılacak bünyeyi yeniden yeniden üretmeleri, bitimsiz üniversite ve özerkliği tartışmasını anlamsız kılıyor bana göre. Üniversitenin sürekli saldırı altında olmasının gerekli kıldığı bu tartışmanın gittikçe vazife savmak haline geldiğini, bu tartışmayı yürütenlerin şu ya da bu biçimde, istemeseler de derin, özgür ve özgürleştirici düşünmeyi ortadan kaldıran bünyenin mütemmim cüzleri haline geldiklerini, üniversiteyi idealler seviyesinde tartışırken onun yordamını tartışmaktan uzak durduklarını, yararsız hatta zararlı olacağı düşüncesiyle meseleyi kişiselleştirmeden biçimsel sınırları içinde tartışmayı tercih ettiklerini ve asıl meselenin de bu görmezden gelme hali olduğunu düşünüyorum. Bu nedenlerle söz konusu üniversite idealini esas alarak başlangıçta meseleyi tikellikleriyle, kişiselleştirerek tartışmanın daha doğru olduğuna inanıyorum. Böylelikle üniversite ve özerkliği de hakikaten tartışılabilir olacaktır. İlginç gelebilir ancak bunun yolunun üniversiteyi çekiştirmek, onun dedikodusunu yapmak, bu konuda iç dökmek olduğu kanaatindeyim. Niyetim, becerebildiğim kadarıyla, hocalarımla üniversiteyi çekiştirmek, üniversitenin dedikodusunu yapmak, üniversite konusunda içlerini dökmelerine vesile olmak.

 

: Türkiye’de –sanıyorum dünyada da böyle bu- üniversiteler, akademisyenler sıklıkla toplumun bilgisini üretememekle, toplumdan kopuk olmakla itham edilir; buna karşılık üniversite mensupları kendi hallerine bırakılsalar, özgür ve özerk olsalar, üniversitelerin derin, özgür ve özgürleştirici düşünmenin odakları, bilimsel hakikatin peşinde kurumlar olacağını iddia ederler: bir yanda artık insanlığın boyunu çok aşan her türden sorun (siyasi ve iktisadi sorunlar, çevre, iklim ve sağlık sorunları, vb.) ve bu sorunlarla ilgiliymiş gibi görünüp de civarlarında dolanıp bir türlü esasa gelemeyen, diğer yanda sürekli bozulmakta olduğu iddia edilen üniversiteler sistemi reforme etmek bahanesiyle sık sık yapılan özde hegemonik düzenlemeler aracılığıyla belirsiz, kendilerine ait olmayan araştırma programlarına mahkûm edilen akademi mensupları. Öyle ki genç akademisyenden mesleğe kabul ediliş belgesi olan doktora tezini yazdıktan sonra ebediyen unutması istenmektedir. Oysa, örneğin, Doğuda Değişim ve Yapısal Sorunlar: Göçebe Alikan Aşireti adıyla yazıldıktan iki yıl sonra basılan doktora tezinizi[4] sizin araştırma programınız için bir milat kabul edebiliriz sanıyorum. Abartıyor olabilirim ama üniversitede çalışmaların, araştırmaların hakiki bir meraka dayandırılmadan, gereğine inanılmadan yapılması adeta teşvik ediliyor. Bu şartlar altında üniversiteden medet ummak doğru mudur? Kimi kez böyle düşünmenin üniversiteden çok fazla şey beklemek olup olmadığı hususunda tereddüde kapılıyorum. Acaba bilimsel bilginin ancak üniversitede üretilebileceği düşüncesi, genel olarak siyasal iktidarların gereksindiği tarafsızlık zırhının tesis edicisi olarak üniversitenin meşruiyeti için, özelde ise üniversitedeki kliklerin birbirlerini alt etmeleri için benimsenen bir söylemin ötesine geçemiyor mu? Böyle ise gerçek bilim, gerçek bilim adamı, gerçek üniversite talep etmemizin bir anlamı var mı?

 

İsmail Beşikci:

Gerek Türkiye’de, gerek dünyada, üniversitenin temel sorunu ifade özgürlüğüyle ilgilidir. Bilim, bilim ortamında üretilir. Bilim ortamının oluşmasının temel koşulu ise o siyasal sistemde, ifade özgürlüğünün kurumlaşmış olmasıdır. İfade özgürlüğü kısıtlıysa, baskı altındaysa, orada bilim ortamı oluşamaz. İfade özgürlüğü kısıtlıysa, baskı altındaysa, akademik özgürlüğün hiçbir değeri yoktur. İfade özgürlüğü, özgür eleştiri kısıtlıysa, üniversite özerkliğinden, üniversitenin özgürleştirici niteliğinden söz edilemez. İfade özgürlüğü elbette tüm toplum içindir, tüm toplumun yararlanması gereken bir haktır. Bu, anayasalarda tüm topluma sağlanan bir haktır.

İfade özgürlüğün var olması bilimi üretmenin temel koşuludur. Yaşamak için hava almak gerekir, su İçmek, yemek gerekir. Ama bunları sık sık ifade etmiyoruz. Bunları yaparak yaşıyoruz. Bilimin üretilmesinde ifade özgürlüğü de böylesine temel bir koşuldur. Ama bunu sık sık ifade etmek gereği duyuyoruz, çünkü ifadenin sık sık engellenmesiyle, sistematik olarak engellenmesiyle karşılaşıyoruz.

İfade özgürlüğü bilim için temel bir koşul olmasına rağmen, Türkiye’de üniversitenin, ifade özgürlüğü diye bir sorunu yoktur. Türkiye’de üç üniversite olduğu dönemlerde örneğin 1950’lerde de yoktu, günümüzde de yok. 1950’lerden öncesinde zaten hiç yoktu. 1933 üniversite reformu, Darülfünundan üniversiteye geçiş, üniversiteye, resmi ideolojiye göre, resmi ideolojinin gereklerine göre ayar vermektir.

Günümüzde 200’e yakın üniversite var. Türk üniversitesinin ifade özgürlüğü diye bir sorunu yoktur. Üniversite, ifade özgürlüğünü, insan hakları kurumlarının, insan hakları savunucularının meşgalesi sayar. “Akademik özgürlüğümüz var”, der, “üniversite özerkliği var”, der. Halbuki, İfade özgürlüğü sınırlıysa, baskı altındaysa bunların hiçbir değeri yoktur. Prof. Dr. Atilla Yayla’yı, “bu adam”, “aynı adam” sözlerini hatırlayalım. Kasım 2006, da, İzmir’de, Adalet ve Kalkınma Partisi Gençlik Kolları’nda, “Avrupa Birliği ve Türkiye” konulu konuşmayı hatırlayalım.  Bu konuşma ve ihbarlardan sonra, Gazi Üniversitesi tarafından uygulanan idari yaptırımları, İzmir Adliyesi tarafından uygulanan cezai yaptırımları, mahkumiyetleri hatırlayalım. Bu konuşmada, 5816 sayılı yasa çiğnendiği, Atatürk’e hakaret edildiği vurgulanıyor. Bu süreçte, akademik özgürlük nerede duruyor? Akademik özgürlük, neden Atilla hocayı koruyamamıştır? Türk siyasal sisteminde ifade özgürlüğü kurumlaşmış olsaydı böyle soruşturmalar gündeme gelir miydi? Bunun tek bir örnek olduğu söylenebilir. Elbette böyledir. Çünkü, öbür hocalar, benzer idari, cezai yaptırımlarla karşılaşmamak için otosansür yaparlar. Bu da bir ülke, düşün hayatını, bilim ve sanat ortamını kuraklaştıran çölleştiren, beyinleri kurutan, kötürümleştiren temel bir süreçtir.

Bugün, Basra Körfezi’nden Fas’a kadar 22 Arap devleti vardır. Filistin Arap devletiyle 23 olacak. Bu devletlerin hiçbirinde ifade özgürlüğü yoktur. Kısıtlıdır, baskı altındadır. Ama bu devletlerin hepsinde de üniversite vardır. Bağdat’ta, Şam’da, Mekke’de, Kahire’de, Oran’da, Rabat’ta vs. üniversite vardır. Her yerde üniversitenin olması, onlarca üniversitenin olması bilimin üretildiği anlamına gelmemektedir.

Bugün İslam Konferansı’na üye 57 devlet vardır. Türkiye de bu devletlerin arasındadır. Bu devletlerin, Türkiye’de dahil hiçbirinde ifade özgürlüğü yoktur, baskı altındadır. Örneğin, Türkiye’de, 200 civarında üniversite vardır. Sözü edilen bu devletlerde de onlarca, yüzlerce üniversite vardır. Buralarda bu kadar çok üniversitenin olması, üniversitelerde bilimin üretildiği anlamına gelmemektedir.

Avrasya ülkeleri, Şanghay Beşlisi, Şanghay Altılısı da aynı şekildedir. Bu devletlerde de ifade özgürlüğü kısıtlıdır, baskı altındadır. Her yerde üniversite olduğu gibi buralarda da üniversite vardır. Onlarca, yüzlerce üniversite vardır.

Türkiye, şüphesiz, İran, Afganistan, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır,  Libya, Özbekistan vs. değildir. İfade özgürlüğü Türkiye’de, bu devletlere nazaran çok daha ileridir. Ama demokratik batı devletleri söz konusu olduğu zaman ifade özgürlüğünün yetersiz olduğu baskı altında olduğu söylemek gerekir. İfade özgürlüğünü, basın özgürlüğüyle, hatta toplantı ve gösteri yürüyüşleri özgürlüğüyle, örgütlenme özgürlüğüyle birlikte ele almak da önemlidir.

Üniversite bilgi, bilim, üreten merkezlerden biridir. Bilgi, bilim üniversite dışında da üretilebilir. İfade özgürlüğünün işlevine inanan her kurum her kişi bilimi üretebilir. Bilimde kaliteyi sağlayan ifade özgürlüğünün kurumlaşmasıdır. Ama, üniversitedeki, asistan, doçent, profesör şeklinde beliren hiyerarşi bilimde kaliteyi sağlamaz. Bu bürokratik bir hiyerarşidir, Bu bilimsel değil bürokratik bir yapılanmadır. Bu hiyerarşi daha alt kademede öğretim elemanlarının resmi ideolojiye bağlılığını test etmektedir.

1940’larda, 1950’lerde, 60’larda, bir de Ordinaryüs Profesör diye bir unvan vardı. Bu unvanı Bakanlar Kurulu veriyordu. Bu unvanı alabilmek için hükümete yakın olmak gerekiyordu.

Bir siyasal sistemde, ifade özgürlüğünün kurumlaşması şu anlama gelmektedir: Siz bir yazıyla veya kitapla düşüncelerinizi açıklıyorsunuz. Bu konuya ilgi duyan, bu konuyla ilgili bilgisi olan bir kişi sizi eleştirebilmelidir. Ama bu eleştirisinden dolayı idari ve cezai yaptırımla karşılaşmamalıdır. O toplumda özgür eleştiri kurumlaşmış olmalıdır. Bilimde kaliteyi sağlayacak olan özgür eleştirinin var olmasıdır.

İfade özgürlüğü sınırlıysa, üniversite özerkliğinin de bir anlamı yoktur. Özerklik, kendi kendini yönetim demektir. Yönetme gücünü kendinden alan demektir. Ama, ifade özgürlüğü yoksa, siz üniversitenizde, fakültenizde bölüm de kuramazsınız, o bölüme isim de vermezsiniz. 4-5 yıl önce Artuklu Üniversitesi, Kürdoloji bölümü, Kürd Dili ve Edebiyatı Bölümü kurmak istedi. YÖK, bölümün adı Yaşayan Diller Bölümü olacak dedi. YÖK bilimsel bir kurum değildir, politik bir kurumdur. Hükümetin, devletin isteklerini, direktiflerini üniversitelere tebliğ eden bir kurumdur.

Üniversite özerkliğini değil, ifade özgürlüğünü savunmak daha önemli olmalıdır. Türkiye’de, üniversitenin, ifade özgürlüğü diye bir sorunun olmamasının esas göstergesi rektör seçimleridir. Rektör adayları, öğretim üyesi arkadaşlarının kendisine oy vermesini sağlamak için broşürler yayımlarlar. Bu broşürlerde, rektör seçildiği zaman öğretim üyelerine ne gibi olanaklar yaratacağını belirtirler. Bunlar genellikle günlük yaşamı kolaylaştırıcı vaatlerdir. Kütüphaneyle, haberleşmeyle, yemekhaneyle, tatil olanaklarıyla… ilgili vaatlerdir. Öğrenciler için vaatler de vardır. Bu broşürlerin hiçbirinde ifade özgürlüğüyle ilgili bir istek, belirleme yoktur. Bu broşürlerin hiç birinde, “üniversitenin temel fonksiyonu araştırma incelemedir. Bunun için ifade özgürlüğü temel koşuldur. Üniversitemiz, ifade özgürlüğünün yaşama geçmesi için her zaman büyük bir çaba içinde olacaktır. Konferanslar, paneller vs. düzenleyecektir…” şeklinde bir istek, belirleme yoktur.

Üniversite özerkliğinden önce, tüm toplum için ifade özgürlüğünü savunmak daha önemlidir. İfade özgürlüğü kurumlaşmamışsa, üniversite özerkliği bomboş bir yapıdır.

: Bıraktığım yerden devamla, bir başka açmazımız hakkındaki fikrinizi sormak istiyorum. Siyasal iktidarlar siyasal rejimlerini sürekli kılmak için her alanda sabitelere ihtiyaç duyarlar, resmi ideolojiler, resmi gerçekler, resmi tarihler bu ihtiyaçtan türer. Söz konusu sabiteleri üretmenin en kolay, en emin ve kahir ekseriyetle başvurulan yolu, onları kutsallaştırmak, değilse mevcut ve/veya icat edilmiş kutsallara dayandırmaktır. Bu bağlamda bilim ve üniversite de bu niyetle kutsallaştırılmış değil midirler? Başka türlü soracak olursam, siyasal bir gayenin hizmetinde olmayan bilim mümkün müdür? Ya da aynı anlama gelmek üzere, bilimi olanaklı kılacak siyasal bir patika var mıdır? Bu bağlamda üniversite mensuplarının topluma, insana, doğaya yabancılıkları siyasal olandan kaçışlarına –ki bu da nihai olarak bir siyasal tutuma tekabül eder- ya da yanlış siyasal tutumlarına yorulabilir mi? Neye, nelere, hangi değerlere inanarak devinmeyi sürdürebiliriz, maruz bırakıldığımız yapısal ikiyüzlülükle nasıl baş edebiliriz?

 

İB: Bilim pür olmalıdır, pür bilim yapılmalıdır. Üniversite mensuplarının, düşün hayatının, tutum ve davranışını resmi ideolojinin öncelikleri, direktifler belirlememelidir. Bilim yönteminin gereklilikleri belirlemelidir. Bunu şu şekilde açıklamak istiyorum. 1970’lerin ortalarında, bir hoca, Kürdlerle ilgili olarak çok olumsuz bir tutum sergilemişti. Bunu sitem havası içinde başka bir hocaya anlatıyordum. Hoca, henüz olayı tam olarak anlatamadan, “pür bilim olmaz, bunu iyice kafana sok Beşikci” diye bana çıkıştı. “devletin de bazı hassasiyetleri vardır, bunları yok sayamazsın,  pür bilim diye bilim olmaz, bunu unutma…”

Hocanın, anlatacaklarımdan daha önce haberi olduğunu fark ettim. O dönemde, artık resmi ideolojinin farkına varmıştım, bilincine varmıştım. Bilimsel gelişmenin önündeki en önemli engelin resmi ideoloji olduğunun farkındaydım, bilincindeydim. Ama, hocayla tartışma gereğini duymadım.

Resmi ideoloji herhangi bir ideoloji değildir, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideolojidir. Resmi ideoloji benimsemediğiniz, eleştirdiğiniz zaman devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla karşılaşmanız mümkündür.

İfade özgürlüğü, sadece bilimin değil, demokrasinin de temel koşuludur. Resmi ideolojiye sahip bir devlet demokratik bir devlet değildir. Yukarıda, 22 Arap Birliği’ne üye devletlerden, İslam Konferansı’na bağlı 57 devletlerden söz edilmişti. Bu devletlerin hiçbiri, Türkiye’de dahil, demokratik bir devlet değildir. Bu devletlerin hepsinin de resmi ideolojileri vardır. Dine dayalı resmi ideoloji ile laik resmi ideoloji, getirdikleri idari ve cezai yatırımlar bakımından birbirlerinden çok farklı değildir. Resmi ideoloji de din gibi algılanmaktadır. Dinsel metinleri eleştirdiğiniz zaman nasıl tepki duyuluyorsa, laik resmi metinleri eleştirdiğiniz zaman da çok büyük tepkilerle karşılaşıyorsunuz.

Resmi ideoloji nasıl oluştu? Bunu şu şekilde anlatmak mümkündür. 1877’de Mülkiye, (Mekteb-i Mülkiye-i Şahane) yeniden yapılandırılıyor. İlk üç sınıfa İdadi son iki sınıfa Ali (Yüksek) bölümler deniyor. İdadi bölümde tarih ve coğrafya dersleri de var. Bu derslerde, Kürd tarihi, Kürdistan coğrafyası da okutuluyor. Örneğin, Mizancı Murat’ın (1854-1917) Tarih-i Ebu’l Faruk kitaplarında Kürdistan’dan söz eden bölümler de var. Ahmed Rifat, (Ölümü 1895) Lugat-i Tarihiyye ve Coğrafiyye kitabında, Kürdistan’dan, Kürd tarihinden uzun uzun söz ediyor. Kolağası Ahmed Cemal, 1895 de hazırladığı bir ders kitabında “Kürdistan Kıt’asında bulanan Vilayat-ı Şahane”den söz ediyor. Bu başlık altında, Erzurum, Mamure’t ül Aziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Musul vilayetlerini, Kürdlerin ekonomik ve toplumsal yaşamlarını,  uzun uzun anlatıyor. Urfa Birecik, Maraş, Elbistan gibi yöreleri de anlatılıyor. Bu kitap sadece Mülkiye’de değil, Harp Okulu’nda da ders kitabı oluyor. Zaten bu ders kitabı resmi merciler tarafından basılıp dağıtılıyor. Kürt Tarihi Araştırmaları 1 Osmanlı Kürdistan’ı (Kurdistana Osmanî) kitabında bunlar etraflı bir şekilde anlatılıyor. (bgst Yayınları, Mayıs 2011)

Muş Mutasarrıfı Ahmed Macid 1909 tarihli bir Mülkiye Dergisi’nde, Kürdistan Ahvali ve Mesele-i Islahat isimli bir yazı yayımlıyor. Bu yazıda da Kürdlerin, ekonomik, toplumsal ve kültürel yaşamlarından uzun uzun söz ediliyor. (bk. Toplum ve Kuram, Sayı 6-7, Kış-Bahar 2012, Ahmed Macid, Kürdistan Ahvali ve Mesele-i Islahat, Mülkiye,  No: 8 1 Eylül 1325, Bugünkü dile çeviren, Gülseren Duman, Yener Koç, s, 181-195)

Yazar Ahmed Macid de bir Mülkiyeli (1871- 1946) Ahmed Macid (Gören) Ali Çankaya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, Cilt III, Ankara, Mars Matbaası, 1968-1969 s. 420-422

Kürdler, Kürdistan ile ilgili bu belgeler, kayıtlar önemlidir. 1960’ları, 1970’ler ve daha sonrasını hatırlayalım. Kürd/Kürdistan sorunu gündeme geldiği zaman,  üniversite mensubu bazı profesörler, tarihte, hiçbir zaman Kürdistan diye bir ülke olmadığını, Osmanlı ve Selçuklu tarihlerinde de Kürdistan kaydına rastlamadıklarını vurgularlardı. Kürd sorunu diye bir sorun yoktur, derlerdi. Bu bakımdan, Kürd/Kürdistan sorunuyla ilgili olarak yukarıda belirtilen kitap ve makale önemlidir.

Kürdlerin, Kürdçe’nin inkarı Cumhuriyetle başladı. Cumhuriyetle birlikte, Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğu, Kürdçe diye bir dilin olmadığı vurgulandı. Tek tip insan yetiştirmek İttihat ve Terakki’nin anlayışıydı. Türkiye’de yaşayan herkes tek tip yani, Türk, Müslüman, Hanefi olacaktı. İttihat ve Terakki, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Rumları sürgün ederek, Ermenilere, Süryanilere ve Ezidi Kürdlere tehcir adı altında soykırım yaparak, Kürdleri Türklüğe, Alevileri de Müslümanlığa asimile ederek Türkiye’de yaşayan herkesi Türk olmasını sağlayacaktı. Rumların, Rum-Pontusların, sürgünü, Ermenileri, Süryanilerin, Ezidi Kürdlerin tehcir adı altında soykırıma uğratılması Birinci Dünya Savaşı sürecinde gerçekleşti. Kürdlerin Türklüğe asimile edilmeleri, Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmeleri Cumhuriyetin çok önemli bir meşgalesi oldu.

Cumhuriyet, Kürdlerin yokluğu üzerine kurulmuştu. Sadece Kürdlerin değil, Rumların, Ermenilerin, Ezidi Kürdlerin, Süryanilerin, Çerkezlerin, Lazların vs. yokluğu üzerine kurulmuştu. Asimilasyon sistematik bir politikaydı.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Kürdler Kürdçe vardı,  Örneğin, 1898’de, Kürdistan Gazetesi yayına başlamıştı. 1908’de Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin yayını olarak Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti Gazetesi yayına başladı. 1910’larda, Rojî Kurd, Hetawî Kurd, Jîn, Kürdistan gibi gazeteler yayımlandı. Bunlar, Osmanlı’da, zaman zaman soruşturmaya da uğrasalar legal yayınlardı. Bu yayınları, o yıllarda, Kuvya-yı Milliyeciler de şüphesiz çok yakından biliyorlardı. Ama, Cumhuriyet’le birlikte bütün bunlar inkar edilmeye, yok sayılmaya başlandı. Kütüphanelerdeki, özellikle devlet kütüphanelerindeki Kürdçe koleksiyonlar, Kürdlüğe ait iz bırakmamak adına imha edildi. Artık, bilim anlayışına aykırı bir sürecin geliştiği çok açıktır. O zaman sormak gerekir, Cumhuriyet Kürdlere ne kazandırdı?

Cumhuriyet’in aydınlanma hareketi olduğu da söylenir. Bizim konumuz açısında durum hiç de böyle değildir. Çünkü, aydınlanma, toplumda, devlet hayatında,  yerleşik düşüncelerin eleştirisiyle başlar. Buradaysa, bir resmi ideoloji oluşturuluyor, bu ideolojiyi benimsemeyenlere karşı, eleştirenlere karşı çok ağır idari ve cezai yaptırımlar gündeme getiriliyor. Düşünceye karşı ceza uygulayarak aydınlanma yaşanır mı?

Resmi ideoloji, ifade özgürlüğü önündeki, düşün hayatının, bilimin ve sanatın önündeki en büyük engeldir, çok büyük engeldir. Şöyle düşünelim: Örneğin, dünyanın düz olduğunu, yuvarlık olmadığını söyleyen bir coğrafya profesörü var. Öğrencileri,  üniversitedeki arkadaşları bu profesöre karşı nasıl bir tutum sergiler? Bu profesör kınanır. “Nasıl profesör olmuş?” denir. “Böyle profesör mü olur?” denir.

“Dünya düzdür, yuvarlak değildir” demekle, “Kürdler Türktür, Kürdçe diye bir dil yoktur” demek aynı şeydir. Çünkü ikisinde de olgu inkar edilmektedir. Birisinde kınama vardır, “Kürdler Türktür, Kürdçe diye bir dil yoktur” diyen kişi ise,  kınama şöyle dursun devlet ve üniversite katında çok önemli bir kişidir. Çünkü ikinci önerme resmi ideolojinin alanıyla ilgilidir, aksini ileri sürmek idari ve cezai yaptırımı gündeme getirir.

Devletin temel kurumları, ordu, polis, istihbarat, yargı organları bu politikaları, uygulamaları yoğun bir şekilde destekliyorlardı. Zaten bu politikalar, daha çok ordu, polis ve istihbarat kurumları tarafından oluşturulmuştu. Bu politikaları ve uygulamaları üniversite de desteklemeye başladı. Ordunun, polisin, istihbarat kurumlarının, yargı organlarının suç olarak gördüğünü üniversite de suç olarak gördü. Resmi ideoloji böyle oluştu. Resmi ideolojiyi benimsemeyenlere, eleştirenlere karşı çok ağır idari ve cezai yaptırımlar gündem geldi. Resmi ideolojinin herhangi bir ideoloji olmadığını, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideoloji olduğu tekrarlamak gerekir. Eğer bir toplumda, ordunun, polisin, istihbarat kurumlarının tutumu ve kavrayışıyla üniversitenin tutumu ve kavrayışı aynıysa, orada düşün hayatı, bilim ve sanat hayatı bakımından çok büyük sorunlar var demektir. Eğer bir siyasal sistemde, yargı organlarının toplumsal ve siyasal olaylarla ilgili tutumu ve kavrayışı ordunun, polisi ve istihbarat kurumlarının tutumu ve kavrayışı gibiyse o toplumda, hukuk, adalet konusunda çok büyük sorunlar var demektir.

1984-1988 yıllarını hatırlayalım. Bulgaristan’da, Türklere Bulgar isimleri verme operasyonları vardı. Bulgaristan Hükümeti, orada yaşayan Türklere şunu söylüyordu: “Eğer, Bulgar isimleri alırsanız, Bulgaristan Komünist Partisi’nde veya Bulgaristan devlet bürokrasisinde görev alırsınız, bu görevlerde hızla yükselirsiniz. Etnik bakımdan Bulgarlarla tam eşit olursunuz. Ama, Türk isimleriyle devam ederseniz, günlük yaşamınızda sıkıntılarla karşılaşabilirsiniz.” Bulgaristan hükümeti, 1984 yılından itibaren Türkleri Bulgarlaştırmada önemli çaba sarf etti. Bulgar isimler almak istemeyenler Tuna Nehri üzerindeki Belene kampına sürgün ediliyor, orada çok kötü muamelelerle, işkencelerle karşılaşıyordu. Bu tutum Türkiye’de çok büyük tepkilerle karşılaştı. Kamu yönetimi, ordu, polis, yargı organları sivil tolum kurumları örneğin, sendikalar, basın örgütleri, insan hakları kurumları,  siyasal partiler, spor kurumları, din kurumları vs. bu süreci çok büyük tepkilerle karşıladı. Üniversiteler de bu sürece çok büyük tepki verdi. O yıllarda 30 civarında üniversite vardı. Her akşam bir üniversitenin senatosu, bu olayı kınayan bildiriler yayımlardı. Bulgaristan devleti ve hükümeti, emperyalist olmakla, faşist olmakla, sömürgeci olmakla,  çağdışı olmakla suçlanırdı. Bir üniversite, Batı ülkelerinde ne muadili bir üniversite bularak birlikte bildiri yayımlar, böylece, Bulgaristan’a çok daha güçlü bir baskı yapılırdı.

Böyle bir sürece, Bulgarlaştırma operasyonlarına karşı çıkmak bunu eleştirmek çok doğaldır. Fakat, Türkiye’deki Kürdlerin, Bulgaristan’daki Türklerden çok daha büyük baskılarla zulümlerle katlı katlı baskılarla zulümlerle karşılaştığı ve bunun, Cumhuriyet’ten beri sürüp geldiği biliniyor. Türk üniversitesi Kürdlerin hakları ve özgürlükleriyle ilgili bir şey söylemiş mi? “Kürd denenler Türktür, Kürdçe diye bir dil yoktur”dan başka bir şey söylemiş mi? Bu çifte standardı nasıl açıklamak gerekir? Düşün hayatında, bilimde, sanatta çifte standart olur mu? Türk üniversitesi, değil Kürdlerin haklarından, özgürlüklerinden söz etsin, hükümetin, devletin Kürdler üzerinde yürüttüğü baskı politikalarını, asimilasyon politikalarını eleştirsin, Kürdlerden, Kürdçeden söz edenleri bünyesinden uzaklaştırmış değil midir?

Bilim olgusaldır. Bilim, olguları, olgular arsındaki ilişkileri anlamaya, kavramaya çalışır. Olgulara ilişkin olmayan hiçbir önerme, olgular tarafından doğrulanmayan hiçbir önerme bilimsel kabul edilemez. Kürdlerin, Kürdçe’nin inkar edilmesi, yok sayılması bilim yöntemine aykırıdır. Bu bilim yönteminin hiçbir zaman benimsemeyeceği bir tutumdur. Öte yandan, olgular tek başlarına bir şey ifade etmezler, ancak, bir hipotezin veya teorinin ışığı altında bilimsel incelemeye konu olurlar. Kürdler, Kürdçe gibi olguların toplumsal dilsel kategorilerin inkarı, reddedilmesi, yok sayılması, ta başta bilim yöntemi anlayışına karşı zıt bir tutumu gösterir. Bu inkar, yok sayma üzerine kurulacak hipotezler, teoriler, elbette yanlışı sürdürmek anlamına gelecektir.

Tek parti döneminde, 1950’lerde, 1960’larda, 1970’lerde ve daha sonraları, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, örneğin, Siyasal Tarih derslerinde, Uluslararası İlişkiler derslerinde, neden Kürdlerden söz edilmediği, Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun önemli bir toplumsal ve siyasal dinamiğinin neden yok sayıldığı artık açık bir şekilde ortada durmaktadır. 1870’lerde, 1880’lerde ve daha sonrasında, Mülkiye’de okuyan öğrenciler Kürdlerle, Kürdistan’la ilgili dersler okurken, Cumhuriyet döneminde, Tek Parti döneminde, 1950’lerde ve sonrasında, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyanlar neden, Kürd, Kürdistan sözcüklerin bile duyamıyor? Diplomatlar, Kürdlerle, Kürdistan’la, ancak, Bağdat’a, Şam’a, Tahran’a, Kahire’ye vs. tayin edildikleri zaman karşılaşıyorlar. Resmi ideolojinin inkara ve yok saymaya dayanan bilgileriyle donanmış diplomatlar, Dışişleri Bakanlığı görevlileri bu fiili durum karşısında nasıl bir tutum ve davranış sergiler?

Bu arada, resmi ideolojinin nasıl farkına vardığımı da kısaca belirtmek gereğini duyuyorum. 1967 sonbaharında, Diyarbakır, Batman, Silvan, Siverek, Ağrı, Tunceli gibi yörelerde, mitingler gerçekleşmişti. Mitinglerde, ekonomik ve toplumsal bakımdan Doğu-Batı farkı gündeme getiriliyordu. Mitinglerde zaman zaman Kürdçe konuşmalar da yapılıyordu. Birkaç mitingi, toplumsal bir olgu olarak ben de izlemiştim. Kürdlerin toplumsal tarihinde bu mitinglere “Doğu Mitingleri” deniyor. Bu mitinglere ilişkin bir inceleme de kaleme almıştım. Teksir halinde çoğaltılan bu metin, o günlerde Forum Dergisi’nde birbirini takip eden sayılarda yayımlanmıştı. O dönemde Forum Dergisi’ni Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984) yönetiyordu. Hasan Hüseyin Korkmazgil, Türkiye İşçi Partisi’ne, Mehmet Ali Aybar’a yakın bir arkadaşımızdı. O zaman, Erzurum’da,  Atatürk Üniversitesi’nde, Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Sosyoloji asistanıydım.

Bu yayından dolayı hakkımda idari soruşturma açılmıştı. İdari soruşturmaya,  Forum Dergisi’nde ve Akşam gibi günlük gazetelerde yayımlanan yazılar, derslerde anlatılan konular, sınavlarda sorulan sorular da dahil edilmişti. İdari soruşturma komisyonu yazılı sorulara yazılı cevap vermemi istiyordu. Sorularda, “Kürt diye bir halk yok, Kürtçe diye bir dil yok, sen bunlardan söz ediyorsun amacın nedir” “72 çeşit solcu var, sen bunlardan hangisisin?” gibi sorular soruluyordu.

1969 yılı Nisan ayında, Doğuda Değişim ve Yapısal Sorunlar, Göçebe Alikan Aşireti kitabı yayımlandı. Aynı yıl Temmuz ayında Doğu Anadolu’nun Düzeni, Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller kitabı yayımlandı. İdari Soruşturma Komisyonu’nun çalışmaları da sorularla, cevaplarla devam ediyordu.

İdari Soruşturma Komisyonu’nun raporu üzerine 20 Temmuz 1970 üniversitedeki görevime son verildi. Danıştay’a başvurdum. Danıştay yürütmenin durdurulması kararı verdi. Ama, Atatürk Üniversitesi bu kararı uygulamadı. Üniversite, Danıştay’daki savunmasında, “ Yazdığı kitapla anayasaya aykırı yayın yaptığından dolayı…” denerek gerekçe ileri sürmeye çalışıyordu.”Doğu Anadolu’nun Düzen, Sosyo-Ekonomik ve Etnik Düzenler” diyerek kitabın adını bile doğru yazmıyordu.

Bu durum üzerine, 1970 sonlarında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçiş gerçekleşti. 12 Mart döneminde, Atatürk Üniversitesi yöneticileri, mensupları, idari soruşturma dosyasını temel yaparak Diyarbakır, Ankara, İstanbul ve Adana Sıkıyönetim komutanlıklarına başvurmuş. Rektör, dekanlar, öğretim üyeleri, öğrenciler, çeşitli zamanlarda, muhtelif imzalarla, başvurular yapmış. Muhbirlerin sayısı,  toplam 70’ civarındadır. Bu ihbarlar üzerine 19 Haziran 1971’de,  öğle vakti, Ankara’da, fakültede, gözaltına alınıp Diyarbakır’a götürüldüm. Mahkeme sürecinde anladım ki, ihbarlarda,  Beşikci’nin, yazılarında ve konuşmalarında Kürdlerden, Kürdçeden söz ettiği, halbuki Kürt diye bir milletin, Kürtçe diye bir dilin olmadığı,  Türk Devleti’ni Türk milletini çok sevdikleri için bu ihbarı yaptıkları, böylece, yurtseverlik görevlerini ifa ettikleri vurgulanıyordu. Dosyada, bu şekilde yazılmış beş-altı dilekçe vardı. Her birinde 4-10 arasında değişen imzalar vardı.

Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi, bu muhbirlerden 5-6’sını huzurda dinleme kararı aldı. Huzurda dinlenenler arasında rektör, iki-üç dekan, bir öğretim üyesi, bir de asistan vardı. Bu asistanla aynı odayı paylaşıyorduk.

Üniversite yöneticisi ve öğretim üyesi muhbir profesörler, ihbar dilekçelerinde yazdıklarını mahkemede de tekrarladılar. Bu beyanlar üzerine, olgulardan söz ediyordum. Bilimin olgulardan hareket ettiğini, olguları anlamaya kavramaya çalıştığını, Kürdlerin ve Kürtçe’nin toplumsal ve dilsel kategoriler olduğunu, bunları inkar etmenin, yok saymanın Kürdleri Türk saymanın, Kürtçeyi Türkçe saymanın bilim yöntemine aykırı olduğunu vurgulamaya çalışıyordum. Huzurda dinlenen muhbir profesörler, Türk devletini, Türk milletini çok sevdiklerini, Kürdlerden, Kürdçeden söz eden bir kişiyi ihbar etmelerinin yurtseverliklerinin bir gereği olduğunu vurguluyorlardı. Vatan-millet söz konusu olduğu zaman, bilim vs. olmaz, olgu vs. olmaz diyorlardı.

İşte kısaca anlatmaya çalıştığım bu mahkeme sürecinde, bazı toplumsal ve siyasal önermeleri dile getirmenin önünde, bazı somut toplumsal ilişkileri açıklamanın önünde devlet tarafından konan çok büyük ve çok etkili yasaklar olduğunu, düşün yasakları olduğunun farkına vardım. Resmi ideoloji budur. Devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kolalan bir ideoloji. Resmi ideoloji, Türk siyasal sisteminin en önemli kurumudur Bu, fiili olarak Anayasa’nın da üzerinde duran Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde dile getirilen bir kurumdur. Sadece siyasal hayatı değil, düşün hayatını, bilimi, sanatı… yönetiyor, yönlendiriyor. Resmi ideolojiye sahip bir devletin demokratik bir devlet olmadığı açıktır.

: Türkiye, sık sık totaliterleşme eğilimi gösteren otoriter bir siyasal rejime sahip. Böyle olunca, herkese ayan olayları, olguları dile getirmek büyük bir medeni cesareti, sağlam bir ahlakı gerektirmiş, bedeli de ağır olmuştur. Gazeteciler, bilim adamları, siyasetçiler öldürülmüş, hapsedilmiş, baskı altına alınmaya çalışılmıştır. Siyasal rejimin bu karakterine rağmen hakikati dile getirmek denince akla ilk gelen nadir bilim adamlarındansınız. Öyle ki entelektüel tavrınızın paradigmatik mahiyeti haiz olduğu tereddütsüz iddia edilebilir. Kürt meselesine, rejimin karakterine ilişkin tespitlerinizin, iddialarınızın özgünlüğü ve bunları dile getirdiğiniz konjonktürün niteliği arasındaki bağa işaret etmek, olsa olsa entelektüel çabanızın değerini teslim etmek olur. Yine de bence entelektüel tavrınızı paradigmatik kılan şey, bir bütün olarak yaşama ilişkin tercihlerinizle entelektüel maceranız arasındaki bağ. Başka türlü dile getiremediğim için şöyle soracağım: Mütevazı, sade, hatta minimalist kabul edilebilecek yaşam tarzınızla entelektüel maceranız arasında bir bağ olduğunu siz de kabul eder misiniz? Görebildiğim kadarıyla entelektüel tavrınızın temelinde bu ahlaki tutum –hem de gayet tutarlı bir biçimde, yani göze sokmadan- duruyor. Diğer yanda önce muhtaç hale sokulup sonra açgözlülüğün eşiğine demirlenen akademisyenler. Hükümet geçen yılın sonunda 2015 yılından geçerli olmak üzere akademisyenleri bilime teşvik etmek için yasal tedbirler aldı.[5] Akademisyeni iyiden iyiye girişimci kılma gayretinin önemli bir adımı kabul edilebilecek bu düzenleme bilimi teşvik edebilir mi sizce ya da başka türlü söyleyecek olursam teşvikle bilim olur mu?

İB: Olguları inkar etmek, yok saymak, resmi ideolojinin direktiflerin göre tutum sergilemek bilim yöntemine aykırıdır. Türk üniversitesi tam da bunu yapmıştır. Bu özellikle Tarih, Sosyoloji, Antropoloji, Siyaset Bilimleri, Ekonomi gibi sosyal bilimler alanında, Psikoloji gibi beşeri bilimler alanında, Hukuk gibi normatif bilimler alanında böyledir. Bu bakımdan Türk üniversitesinin bilim zihniyetinden, bilim ahlakından uzak olduğu söylenebilir. Türk üniversitesi kurumsal olarak böyledir. Bu üniversite içinde, bilim yöntemine uygun tutum sergileyen, bilim ahlakını gözeten hocalar vardır, az da olsalar vardır.

1950’lerde, 1960’larda ve daha sonrasında, Kürdlerle, Kürdçeyle, sol düşüncelerle ilgili kitap, yazı vs. genel olarak,  idari soruşturmalarla, ceza davalarıyla karşılaşırdı. Bu konularla ilgili bir dava olduğu zaman, mahkeme bir kişiyi veya birkaç kişiyi bilirkişi tayin ederdi. Bilirkişiler, genel olarak üniversitelerin, Tarih, Anayasa Hukuku, Ceza Hukuku, Sosyoloji, Siyaset Bilimleri, Antropoloji, Ekonomi, Türkoloji gibi bölümlerinde seçilen ordinaryüs profesörler, profesörler, doçentler olurdu. İlgili hocalar, söz konusu yazıyı veya kitabı, içinde suç var mı yok mu diye okurlar, mahkemeye rapor sunarlardı. Mahkeme genel olarak bu raporlara göre hükme varırdı. İşte bu bilim anlayışına, bilim zihniyetine karşı bir tutumdur. Herhangi bir hoca, bir kitabı veya yazıyı istediği gibi eleştirebilir, kendi doğrularını ortaya koyabilir, savunabilir. Ama, düşüncede suç aramak, bir kitabı veya yazıyı, içinde suç var mı yok mu diye okumak, işte bir bilim yöntemine aykırı bir tutumdur. Çünkü bilim sınırsız düşün özgürlüğü ortamında üretilebilecek bir düşün yöntemidir. Hakaret, ayrımcılık şüphesiz olmamalıdır. Düşüncede suç aramak, düşün hayatının gelişmesi önünde, bilim ve sanat hayatının gelişmesi önünde en büyük engeldir. Ama, 1950’lerde, 1960’larda ve sonrasında, eski Türk Ceza Yasası’ndaki 141-142 maddelerin uygulandığı dönemde bu sistematik bir uygulamaydı. Kendisine sağcı denilen hocalar da, solcu, Marksist denilen hocalar da, liberal denilen hocalar da rapor yazarlardı. Düşüncede suç aramak, düşün hayatını çölleştirir, kuraklaştırır, beyinleri kötürümleştirir. “İncelememiz sonunda bu kitapta/yazıda suç unsuruna rastlanmamıştır” diye raporlar yazmak da rapor yazan kişiyi kurtarmaz. Düşüncede suç aramak elbette çok yanlıştır.

Her yıl 6 Kasımda, öğrenciler YÖK’ü protesto ederler. Bunu için gösteri, miting yaparlar. ”YÖK geldi, üniversite bozuldu” derler, “YÖK geldi, üniversite özerkliği gitti…” derler. Bu, kanımca çok yanlış bir anlayıştır. Türkiye’de üniversite olsaydı YÖK olmazdı. Hatta, şunu söylemek mümkündür: Türkiye’de üniversite olsaydı, askeri darbeler de olmazdı. Çünkü, Türk üniversitesi, kurumsal olarak üniversite, askeri darbeleri her zaman desteklemiştir. Askeri darbelerin hazırlanmasında da darbenin cereyan ettiği anda da, darbe sonra da her zaman askeri darbeler desteklenmiştir. 27 Mayıs 1960’da da, 12 Mart 1971’de de, 12 Eylül 1980’de de, 28 Şubat 1997’de de…

12 Eylül dönemini düşünelim. Darbe lideri Devlet Başkanı Org. Kenan Evren’e Fahri Doktora payesi nasıl verildi? Bu payeyi veren İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Türkiye’nin çok eski fakültelerinden biriydi, hatta en eski fakültesiydi, denebilir. Darülfünun, 1863’de kurulmuş, 1900’de yeniden yapılandırılmıştı. Hukuk Fakültesi Darülfünunla birlikte kurulmuştu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kenan Evren’e, “hukuka yaptığı katkılardan dolayı” böyle bir unvan vermişti. Devlet Başkanı Org. Kenan Evren’e, fahri doktora verilmesi sürecinin İstanbul Üniversitesi Senatosu’nda, daha sonra YÖK’te nasıl geliştiği dikkate değer bir konudur.

İki hocam vardı. Prof. Dr. İbrahim Yasa (1911-1993), Prof. Dr. Mübeccel Kıray (1923-2007) İkisi de bir hocadan Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’ (1901-1974) den yakınırdı. İbrahim Bey, Hilmi Ziya Hoca için “beni iki defa doçentlikte döndürdü…” derdi. Mübeccel Hoca, “Hilmi Ziya, benim doçentlik tezimi reddetti, ondan sonra doçentlik için Ankara Üniversitesi’ne başvurdum…” derdi. 1950’lerin başlarından söz ediyorlar. Doçentlik tezlerin, doktora tezlerini reddeden Hilmi Ziya hoca, düşün suçlarıyla ilgili birçok davada bilirkişilik yapmış. Düşüncede suç aramak bilim anlayışıyla bağdaşır mı?

: Son olarak, şaşılacak şey olmasa da Türkiye üniversitesinin eyyamcılığını sormak istiyorum. ‘Tarlada izi olmayanın harmanda yüzü olmaz’ diye bir atalar sözü vardır. Üniversiteye, kurumun hiyerarşik düzenin gerektirdiği rütbeleri vakitlice alıp sağladığı statüye dayalıyı sermayeyi girişimci uyanıklığı ile değerlendirmek dışında anlam atfedemeyen akademisyen elbette bilimi meslek olarak icra edecek ve eyyamcı olacaktır. Sonuç olarak ortaya çıkan şey ise belirgin vasfı sessizlik olan, konuşması gereken yerde susan, konuşmaya değmez meseleler üzerine önüne geçilemez biçimde konuşan bir kademi ortaya çıkacaktır. Üzüntü verici olan, bu siyasi, üniversiteler rejimin yarattığı kifayetsizliğin kendini nesiller boyu yeniden üretmesi. Kırılıp dökülmeden, ahlaki zafiyete uğramadan, düşmemeye gayret ederek nasıl baş ederiz eyyamcılıkla?

İB: Akademik özgürlük, üniversite özerkliği, üniversitenin, özgürleştirici, dönüştürücü gücü, özgür eleştirinin kurumlaşmasıyla, ifade özgürlüğünün var olmasıyla ilgilidir. Bilim, ifade özgürlüğünün, özgür eleştirinin kurumlaştığı bir ortanda üretilir. Bilim ortamı bu düşün kategorilerinin yaşam bulmasıyla oluşur. Bu ortam üniversitenin dışında da oluşabilir. Zaten birçok nitelikli araştırma bugün, üniversite dışında yapılmaktadır.

Bazı üniversiteler, artık programlarına, Kürd/Kürdistan sonuyla ilgili dersler koyabilmektedir. Örneğin, artık, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, İstanbul’da Bilgi Üniversitesi’nde, Boğaziçi Üniversitesi’nde, Mardin Artuklu Üniversitesi’nde, Muş, Bingöl, Tunceli üniversitelerinde, Kürdlerle, Kürdistan’la ilgili bazı konferanslar, paneller, vs. gerçekleşebilmektedir. Bazı üniversitelerde, anti-kürdoloji yapıldığı da bir gerçekliktir. Ama, Türk üniversitesi çok önemli bir konuya halen kapalıdır. Bu, Ermeni malları, Rum malları, Süryani malları konusudur. Birinci Dünya Savaşı döneminde, sürgüne gönderilen, tehcir adı altında soykırıma uğratılan Ermenilerin, Rumların geriye bıraktıkları taşınmaz malları ne oldu? Bu elbette çok önemli bir konudur. İstanbul’da, Boğaziçi Üniversitesi’nde, Bilgi Üniversitesi’nde bu konularla ilgili çalışmalar da yapılmaktadır.

Bugün, Türk Ekonomi Tarih, Türkiye İktisat Tarihi gibi konularda kitap yazan, yazı yazan araştırmacılar, bu konuları gündeme getirmekten özenle kaçınıyorlar. Osmanlı döneminde ekonomik ilişkiler anlatılıyor, ondan sonra, Cumhuriyet dönemi ekonomi denerek yeni bir başlık açılıyor. Cumhuriyet dönemi ekonomisi, örneğin, İzmir İktisat Kongresi’yle başlatılıyor. Ama, Osmanlı’dan, Cumhuriyet’te geçiş döneminde yaşanan bu ilişkilere değinmemeye özen gösteriliyor. Bu elbette üzerinde durulması gereken ayrıntılarıyla incelenmesi gereken bir konudur. Üniversite dışında bu konularda çok nitelikli araştırmalar da yapılıyor.

Bunun yanında, kendilerin Reya Heq olarak niteleyen Alevilerin, Müslümanlaştırılmaları da önemli bir konudur. İfade özgürlüğü, özgür eleştiri başta bu konuların incelenmesi, bunlara ilişik devlet ve hükümet politikalarını sorgulanması için gereklidir.

AÖ: Söylemek istediğiniz başka bir konu var mı?

İB: Üniversitede rektör seçimleri teknik bir konudur. Üniversite senatosunda yapılan oylama teknik bir konudur. Senatonun,  altı adayı alt alta yazıp YÖK’e göndermesi, YÖK’ün altı adayı üçe indirip Cumhurbaşkanlığı’na sunması, Cumhurbaşkanı’nın üç adaydan birini seçmesi teknik bir konudur. Rektörün dekanları ataması, dekanın bölüm başkanlarını ataması teknik konulardır. YÖK bilimsel bir kurum değildir, YÖK politik bir kurumdur. YÖK, devlet, hükümet, üniversiteden isteklerini, üniversiteye direktiflerin YÖK’e bildirir, YÖK bunu üniversitelere tebliğ eder.

İfade özgürlüğünün kurumlaştığı, özgür eleştirinin dinamik bir şekilde işlediği bir siyasal sistemde, rektörün nasıl seçildiği önemli bir konu değildir. Üniversite senatosunun nasıl toplanacağı, öğrenci temsilcilerinin rektör adaylarını oylayacak toplantıya katılıp katılmayacakları hep teknik konulardır. İfade özgürlüğünün kurumlaştığı, özgür eleştirinin dinamik bir şekilde işlediği toplumlarda bunlar bir sorun yaratmaz. Rektörün, dekanların, bölüm başkanlarını görevler, birbirleriyle ilişkilerli teknik konulardır. Ama ifade özgürlüğünün engellendiği, baskı altında olduğu, özgür eleştirinin çalışmadığı toplumlarda bunlar çok büyük sorunlar yaratır. Şöyle düşünelim: Senatodaki oylamada, oylar altı öğretim üyesi arasında 1-150 arasında dağılsın. YÖK, Cumhurbaşkanlığı’na göndereceği listeye 1 oy alanı da yazabilir. 1’in üzerinde, 40, 50, 60, 70 oy almış olanlar da olabilir. Ama YÖK listeye 1 oy almış olanı yazabilir. Cumhurbaşkanı da üç öğretim üyesi arasında 1 oy almış olanı rektör tayin edebilir. YÖK yasası böyle bir sürece yol veriyor. Bu artık, hükümetin, üniversiteye siyasal müdahalesi olarak değerlendirilir. 1 oy alan öğretim üyesi profesörün hükümete yakın bir kişi olduğu söylenir. Hükümete yakın olduğu için, resmi ideolojiyi benimsediği için, hükümetin, devletin örneğin 150 oy alanı değil de 1 oy rektör tayin ettiği söylenir.

Burada, üniversiteye hükümetin, devletin bir müdahalesi, siyasal bir müdahalesi olduğu açıktır. Ama, bu esas müdahalenin, resmi ideoloji tarafından yapıldığı gerçeğini unutturmamalıdır. Örneğin, üniversite, bugüne kadar, neden Kürdlerle/Kürdistan’la, Kürdçeyle ilgili bir inceleme yapmamıştır? Türkiye’nin çok önemli bir toplusal dinamiği olduğu halde bu konu ile neden ilgilenmemiştir? Rumlarda kalan taşınmaz mallar, Ermenilerden, Süryanilerden kalan taşınmaz mallar, Türk ekonomisi bakımından çok önemli konulardır. Üniversite bu konulara da hiç değinmemiştir. Bütün bunlar, resmi ideolojinin kısıtlamalarıyla ilgilidir. Bu bakımdan, ifade özgürlüğü, özgür eleştiri üniversite için çok daha yaşamsal bir konudur. Resmi ideolojinin bilincine varmak, bu müdahaleye karşı olmak çok daha önemlidir. Barış Ünlü’nün, Türklük Sözleşmesinin İmzalanışı (1915-1925) bu bakımdan, değerli bir çalışmadır. Mülkiye Dergisi,  (38/3) 2014, s.47-81

: Teşekkür ediyorum.

İB: Bu konularla ilgili açıklama fırsatı verdiğiniz için ben de teşekkür ederim.

 

[1] Radikal (2014) “Akademisyene Erdoğana hakaretten 11 ay hapis”, 19 Aralık,    http://www.radikal.com.tr/turkiye/akademisyene_erdogana_hakaretten_11_ay_hapis-1254883.

 [2] Cengiz Ekiz (2014) “Üniversitede cadı kazanı: Behice Boran’dan Elifhan Köse’ye”, Mülkiye Haber, 22 Aralık, http://mulkiyehaber.net/?p=2002. aberHHaH

[3] Cumhuriyet (2014) “16 Türk devleti askerleriyle ilgili tweet atan dekan istifa etti”, 17 Ocak, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/188301/16_Turk_devleti_askerleriyle_ilgili_tweet_atan_dekan_istifa_etti.html#.

[4] İsmail Beşikci (1969) Doğuda Değişim ve Yapısal Sorunlar: Göçebe Alikan Aşireti, Ankara: Doğan Yayınları.

[5] Resmi Gazete (2014) “Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, 14 Kasım, http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2014/11/20141114-1.htm. 


Copyright © 2018