Kurdî English

22-24 Ekim 2011 günlerinde, Beytüşşebap ilçesi kırsalında

Kazan Vadisi’nde, 36 Kürd gerilla yaşamını yitirdi.

Yücel Halis de bunlar içindeydi.

O günlerde Kazan Vadisi’nde kimyasal silahlar kullanıldığı

Qendil çevreleri tarafından dile getirildi. Ama zamanla

 bu konunun üstü kapatıldı. Soruşturmalar gizlendi.


Son aylarda, (2013 yılı, Ağustos, Eylül- Ekim ayları)  kimyasal

silahlar konusunda çok söz söylenmektedir. Suriye’de

kimyasal silahları Esed yönetiminin mi,  muhaliflerin mi

kullandığı hala konuşulmaktadır. Bu süreç içinde Rusya

Federasyonu ve İran’ın açıklamaları da dikkat çekicidir. 

Rusya Federasyonu ve İran, Türkiye’nin, el Kaide’ye,

el Nusra’ya,  kimyasal silahlar yapma konusunda maddi

ve manevi destekler sunduğunu dile getirmektedir. Türkiye’nin

bu konudaki sicili hiç olumlu değildir.

 

Bu yazı 2012 Ekim’inde hazırlanmıştı. Şehadetin birinci

yıldönümünde yayımlanacaktı. O günlerde, gündemi açlık

grevleri oluşturuyordu. Bu bakımdan zamanında

yayımlanamadı. Bir yıl gecikmeyle şehadetin ikinci

yıldönümünde yayımlanıyor.

xxx

 

Avrupa’daki  Newroz kutlamasına gönderilen bir telgraftan dolayı, 20 Mart 1991 de gözaltına alınıp tutuklandım. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne, 4. koğuşa konuldum. Bu tür telgraflar, mesajlar, PKK’ye yardım-yataklık, “bölücülük propagandası”, “milli duyguları zayıflatma” olarak değerlendiriliyordu. Koğuşta iki PKK li arkadaş vardı. Salih Yılmaz ve Dersimli Ali…Salih 16-17 yaşlarında tutuklanan,  sıkıyönetim tutukevlerinde ve cezaevlerinde  büyüyen, oluma-yazma öğrenen, giderek yazar olan bir arkadaştı.

Birkaç gün sonra koğuşa genç bir arkadaş daha geldi. Arkadaşla yaptığımız sohbet sırasında müşterek tanıdıklarımız olduğunu fark ettik.  Bu sohbeti geliştiren güçlendiren bir etki yarattı.  Yücel Halis’i, 1991 Mart’nda Newroz günlerinde böyle tanıştım.

12 Nisan 1991 günü, TCK’nın 141-142,  140 ve 163. Maddelerinin yürürlükten kaldırılması üzerine tahliye edildim.

31 Temmuz 1991 gününde Ortadoğu’da Devlet Terörü ve Kürt Aydını Üzerine Düşünceler kitaplarından dolayı yeniden tutuklandım.  Zira 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası, 8. Maddesi yürürlükten kaldırılan 141-142. maddelerdeki filleri daha da ağırlaştırarak ve kapsamını da genişleterek yeniden suç olarak düzenliyordu.

Bu sefer Ankara Merkez kapalı Cezaevi’nin (Ulucanlar Cezaevi) 5. Koğuşuna konuldum. PKK li arkadaşlar 5. Koğuşu taşınmışlar ve çoğalmışlardı.  Yücel de 5. Koğuştaydı. PKK li arkadaşların temsilcisiydi.

Havalandırmadan 5. Koğuşa girince sağdaki ilk ranzanın alt kısmanda ben kalıyordum. Yücel de yandaki ranzanın alt kısmında kalıyordu.  Aradaki küçük masayı da birlikte kullanıyorduk.  Yücel’le o yaz çok sohbetimiz oldu. Hülyalı, coşkulu bir arkadaştı.

Bir gün, yamru-yumru bir şiltenin üzerinde yattığın fark etmiştim.  Koğuşta henüz kullanılmayan, daha iyi daha düzgün şilteler de vardı.  Daha iyi, daha düzgün şilteler varken, neden yamru-yumru şilte üzerinde yattığını sormuştum. “Mahrumiyete alışmalıyım” demişti.  Bu çok kısa, çarpıcı cevap yönünü eğilimini gösteriyordu. Niyetini, düşüncesini fark etmiştim.

Yücel, ailesine çok bağlı bir arkadaştı.  Kardeşleri Nazmiye’den, Şeref’ten,  amcası Ziya Bey’den, babası Cemal Bey’den, yeğenlerinden sık sık söz ederdi. Yücel örgüte, arkadaşlarına, yöneticilere de çok bağlıydı.

Ekim ayının serinliği başlamıştı. Koğuş sabaha karşı soğuk olurdu.  Bir sabah kalktığımda, Yücel’in üzerinde battaniye olmadığını farkettim. Battaniye vardı ama şiltenin kıyısında toplanmıştı.  Üstünden kaymış diye düşündüm Usulca battaniyeyi üzerine örtmeye çalıştım. O sırada uyandı.  “Güçlüklerle, mahrumiyetle yaşamaya alışmalıyım…” dedi.  Bu sarsıcı, heyecan verici bir cevaptı. Yönünü belirlemişti. Bu konularla ilgili sohbetimiz, konuşmamız olmadı.

30 Ekim 1991 günü tahliye edildim.  Daha sonra, koğuşdaki bazı arkadaşların Eskişehir Cezaevi’ne,  Yücel’in de Beypazarı Cezaevi’ne sevk eldildiğini öğrendim. Yücel, cezası azaldığı için kaza cezaevine sevk edilmişti.

Yücel’in Beypazarı Cezaevi’nden yazılmış iki mektubu var. 1 Nisan 1992 ve 7 Temmuz 1992 tarihli  el yazısı ile yazılmış mektuplar… İkinci mektup çok uzun.  Kürdlere, Kürdistan’a ilişkin değerlendirmeleri de var.

Yücel Beypazarı Cezaevi’nden tahliye edildikten sonra, İstanbul’da gazetede Müessese Müdürü olarak da çalıştı. Yücel’i, 1993-1994 yıllarında, Kadırga’daki binada da ziyaret etmiştim. O zamanlar Özgür Ülke Gazetesi yayımdaydı. O dönemde Gurbetelli Ersöz de gazetede çalışıyordu.  Yücel’in, duruşu, bakışı, düşüncesi oralı değildi. Orada geçici eyreti bir duruşu vardı. Duruşuyla, bakışıyla,,. düşüncesiyle çok uzaklardaydı.

Yücel hülyasıyla, coşkusuyla Vedat Aydın’ı hatırlatırdı.  Vedat Aydın’ın,  28 Ekim 1990 da, Ankara’daki İnsan Hakları Derneği Kongresi’nde Kürdçe konuşması  bir tabunun yıkılması, öldürülmesinin katledilmesinin temel nedeniydi.  O konuşmadan dolayı dolayı, anında gözaltına alınan Vedat Aydın’ın,  polisdeki sorgusu da dikkate değer.  Polis, “Ben yeteri kadar Türkçe bilmiyorum, onun için Kürdçe konuştum” dese yine serbest bırakmak niyetindedir.  Ama Vedat “Ben Türk okullarında okudum. Üniversiteyi bitirdim. Türkçe’yi çok iyi biliyorum, üstelik Türkçe öğretmeniyim. Ama anadilimle Kürdçe’yle konuşmak istiyorum, bu benim doğal hakkımdır.” der.

Polis, “seni bu konuda teşvik eden, seni bu yola düşüren biri var mı?  diye ısrarla sorar. Vedat, “evet var, annem” der. “Annem Türkçe bilmez, her zaman  Kürdçe konuşur, benim de Kürdçe konuşmamı teşvik eder.”

Tabunun bilincine varanlar, tabu kıranlar, insanlık tarihinde her zaman baskılarla, zulümlerle karşılaşmışlardır. 19 Ocak 2007 de katledilen Hrant Dink’i de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Hrant Dink de bir tabuyu yıkmıştı. Gizli-saklı bir bilgiyi deşifre etmişti. Sabiha Gökçen’in, Ermeni yetim çocuk olduğunu, Türk okullarında, Türk gibi yetiştirildiğini dile getirmişti.

1990 Mart’ında, Devletlerarası Sömürge Kürdistan, Bilim-Resmi ideoloji, Devlet-Demokrasi ve  Kürd sorunu, Bir Aydın, Bir Örgüt ve Kürt Sorunu kitaplarından dolayı, İstanbul’da Sağmalcılar (Bayrampaşa) Cezaevi’ndeydim.  C-13 koğuşunda.  Bu koğuş PKK koğuşuydu.  Temsilci Seyfettin Rüzgar’dı.  Seyfettin, ince, uzun boylu bir gençti. Seyfettin, derin düşünceleri olan bir arkadaştı.  Ama, duygularını, düşüncelerini pek belli etmezdi. Seyfettin’in, Remziye  isimli bir kızkardeşi vardı. Remziye, ince, zayıf bir çocuktu. Seyfettin’i sık sık ziyarete gelirdi.  Açık görüşlerde hazır bulunurdu.

1990 Ekim sonlarında tahliye edildim. 1991 yazında Seyfettin’in de tahliye edildiğini,  Yıldız Durmuş’la evlendiğini öğrendim. Kısa bir süre sonra her ikisi de gerilla’ya katılmışlar. Seyfettin’in  1990’ların sonlarında, Genç-Lice Piran üçgeninde, Ape Musa Taburu’nda, güvenlik güçleriyle  gerçekleşen bir çatışma sırasında  yaşamını yitirdiğini öğrendim. Kürd basınında bu konuda haberler de yer almıştı. Aynı günlerde Yıldız da şehit olmuştu.

Remziye, ağabeyi Seyfettin’in cenazesini alabilmek için çok yoğun çaba sarfetti. 2000’lerde bu çabası atarak sürdü. Savcılıklarda, emniyet müdürlüklerinde, nizamiye kapılarında bu çaba sürüp gitti. Çatışmalarda ölü veya diri olarak ele geçen bir gerilla parçalanmışsa, kulakları, burnu vs. kesilmişse,  gözleri çıkarılmışa, cesede ulaşmak çok zor oluyor.

Remziye benim için parmak kadar bir çocuktu. Ziyaretlerden öyle algılıyorum. Evlendiğini çoluk-çocuğa karıştığını, ağabeyinin cenazesini elde edebilmek için çaba harcadığını öğrendim. Çocuklarından birinin adı herhalde Seyfettin’dir.

Seyfettin’in ailesi Batman’da oturuyordu. Dedesi Mele Mustafa Barzani’ye hayran bir kişiydi Seyfettin dedesini çok anlatırdı.

Son 30 yıla baktığımız zaman Kürdlerin fiili kazanımlarının çok büyük olduğunu görüyoruz.  Fiili olarak kazanıldıkları için bunlardan artık geriye dönüş de olamaz. Bu kazanımlarda mücadelenin, mücadelede yaşamını yitirenlerin büyük emeği vardır.

Yücel’i, hevalleri, Seyfettin’i, Yıldız’ı, Vedat’ı, Hrant’ı, bütün dava arkadaşlarını sevgiyle anıyorum. Remziye’ye, Nazmiye’ye, Şeref’e,  Cemal Bey’e, Ziya Bey’e, Vedat konuşurken divanı terk etmeyen, kongrenin sürmesini sağlayan Hediye Felekoğlu’na,  Vedat’ı tercüme eden Ahmet Zeki Okçuoğlu’na, Vedat’ı ve Ahmet’i savunan Mustafa Özel’e, Şükran Aydın’a, Rakel Dink’e selamlar gönderiyorum.

 

 

 


Copyright © 2018