Kurdî English

İsmail Beşikci, son iki üç yılda Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından iki kez resmi olarak davet edildi. Ancak özgür bir Kürdistan’ın ve Kürdler arası ittifakın olmamasından dolayı Güney Kürdistan’a gitmeyeceğini söyleyerek kibarca davetleri geri çeviriyordu. Daha sonra İsmail Beşikci Vakfı Yönetim Kurulu’nda yaptığımız bir toplantıda İsmail Beşikci’nin rezerv koyduğu koşulların gelinen süreçte büyük oranda giderildiği,  artık yarı özgür bir Kürdistan’ın olduğunu ve Kürdler arası ittifakın  ya da uyumun büyük oranda gerçekleştiği noktalarının paylaşılmasıyla İsmail Beşikci ikna olmuştur. Bilim uğruna ağır bedeller ödeyen ve  uzun yıllar hapis yatan gerçeğin elçisi İsmail Beşikci, dünya milletler ailesi içinde özgür bir yeri olsun istediği Kürdistan’a gidecekti. Gerçi Kürdistan her ne kadar istediği bir statüde olmasa da önemli bir kazanımdı onun için.

Son davet Kürd ulusal önderi Mela Mustafa Barzani adına kurulmuş olan Mustafa Barzani Vakfı tarafından yapıldı. Bu kurumun vakıf olması ve dolayısıyla bizimle paralel bir yapısı olması daveti kabul etmemizi hızlandırdı. Bunun üzerine hazırlıklar yapıldı. Uygun zaman tespit edildi. 25 Nisan 2012 tarihi hem bizim açımızdan hem de onlar açısından uygun olduğu, bu ziyaretin bir hafta süreceği konusunda mutabakata varıldı.
(Barzani Vakfı ile iletişimimizde özel çabalarıyla bize yardımcı olan Danışma Kurulu üyemiz, değerli dostumuz Bayram Ayaz’ın duyarlılığını ve desteğini hatırlatmadan geçemem.) 25 Nisan 2013 tarihinde İsmail Beşikci ile birlikte sabah saat 8 de havaalanına gittik. Üç kişilik heyet olarak davet edilmiştik. İsmail Beşikci, İsak Tepe ve İbrahim Gürbüz’den oluşan bir heyet.

Ayrıca Beşikci Hoca’yla ilgili belgeselini yapan arkadaşımız Önder İnce ve bir arkadaşı da bizimle geldiler. Benim Güney Kürdistan’a ilk gidişim değildi. 1993’te Rahmetli Feqi Hüseyin Sağnıç, Filiz Uğuz ve ben, MKM ve Kürt Enstitüsü’nün şubelerini kurmak için gitmiş, bir ay kalmıştık. Hatta Kuzey Kürdistan kültür kurum yöneticileri ile Güney Kürdistan Kültür Bakanı Şerko Bekes arasında Kürdistan parlamentosunda bir kültür protokolü imzalamıştık. Ancak İsmail Beşikci ilk kez yurt dışına çıkıyor ve Güney Kürdistan’a gidiyordu. Belli etmemesine rağmen her halinden heyecanlı olduğu görülüyordu.

25 Nisan 2013 tarihinde öğle saatlerinde Güney Kürdistan topraklarına ayak bastık. Uçakta bizimle birlikte KDP Türkiye temsilcisi Ömer Mirani de vardı. Uçak Hewler hava alanına inince Ömer Mirani bize refakat etti. Uçaktan çıkar çıkmaz kapıda  bir arkadaş bizi karşıladı. Ayrı bir yoldan çıkacağımızı söyledi. Merdivenden inerek özel bir araca bindirildik. Sonradan VİP kapısından içeri alındığımızı anladık. VİP kapısından içeri girdiğimizde bir heyet ve kalabalık bir basın grubu tarafından karşılaştık. TV kanalları çekim yapıyor ve gazeteciler İsmail Beşikci’nin etrafında kalabalık bir halka oluşturuyordu. Herkes bir soru soruyordu. Bu karşılama sırasında çeşitli TV kanalları İsmail Beşikci ile röportajlar yaptılar, kimi TV kanalları da bana ve İsak Tepe’ye geliş nedenimizi ve duygularımızla ilgili sorular sordular. Bu karşılama töreni yaklaşık 40 dakika sürdü. Sonra bize tahsis edilen bir araç konvoyu ile birlikte kalacağımız otele doğru yola koyulduk. Sonradan öğrendiğim kadarıyla Başkan Mesut Barzani’nin  kendisine ait protokol ekibini özel olarak İsmail Beşikci ve İBV heyetine tahsis ettiğini öğrendik. Ve bu ekip bir hafta boyunca bize refakat etti. 25 Nisan 2013’te saat 13.30 civarında Divan oteline geldik. Bir müddet dinlendikten sonra saat 16.00’da Rudaw medya grubunu ziyaret edeceğimiz söylendi. Mustafa Barzani Vakfı bir hafta sürecek ziyaretimizin programını önceden bize danışarak planlamıştı. İki üç saat dinlenmenin akabinde bizimle görevli ekiple birlikte Rudaw medya grubunun merkezine gittik.Rudaw medya gurubunun sorumlusu  Kek Ako bizleri karşıladı. Kek Ako Beşikciyi iyi tanıyan biri. Beşikciyle ilgili belgesel yapacaklarını ve en kısa zamanda bunu yayınlayacaklarını söyledi. Ayrıca Beşikci’nin bütün kitaplarının Kürdçeye çevrilip, basılıp ve yayınlanmasının çok önemli olduğunu bu noktada ellerinden geleni yapacaklarını belirtti. Beşikcinin eserlerinin Güney Kürdistan’da yayınlanmasının Kürd mücadelesi açısından önemli olduğunun altını çizdi. Bu gezimizde başta Barzani Vakfı yöneticileri ve Rudaw yöneticisi Ako’nun ve Vakıf ve Rudaw çalışanlarının  büyük ilgi ve desteğinin altını çizmek durumundayımGeldiğimiz ilk günün gecesi Barzani Vakfı Başkanı Yardımcısı Musa Ahmet hepimize birer peşmerge giysisi hazırlayacaklarını, bu gece ölçülerinin alınacağını sabah Barzan bölgesine gitmeden önce de hazır olacağını söyledi. Gece ölçüler alındı. Sabah erkenden sadece Beşikci’nin elbisesini getirdiler. Bizimkiler bitmemişti. Terzi Beşikci’yi giydirdi. Peşmerge giysileri Beşikci’ye çok yakışmıştı. Beşikci Barzan bölgesi seyahatine peşmerge giysileriyle katıldı. Beşikci’yi görenler ona ‘son peşmerge’ diye espri yapıyorlardı. 26 Nisan 2013 tarihinde sabah kahvaltı sonrası hazırlıklar yapıldı. Barzan bölgesine Mela Mustafa Barzani’nin mezarını ziyaret etmek üzere yola çıktık. Hepimiz çok heyecanlıydık.

Ben Mela Mustafa Barzani’yi  beş yaşından beri bilirim. Babam köyde çeşitli sohbetlerde Kürdleri kurtarmak isteyen bir Kürd liderinin olduğunu, Onun da Mela Mustafa Barzani olduğunu söylerdi. Babam ilkokul eğitimi olmayan biridir. Ancak Kürd mücadelesinden haberdardı. Bazen bize kızar siz olmasanız ben de gider Mela Mustafa’ya katılırım derdi. Burada ilginç olan 1950’li yıllarda Mela Mustafa’nın mücadelesi Kürdistan’ın en uç noktasında, Kars-Sarıkamış’ın Kızıl köyünde yaşayan bir köylüyü bile etkilemiş olmasıdır. Mela Mustafa Barzani  Kürd ve Kürdistan denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biridir. Ömrünün 60 yılını dağlarda geçirmiş ender bir gerilla komutanıdır. O hem bir peşmerge,  hem bir siyaset adamı, hem de bir diplomattır. Bu her üç özelliği taşıyan bir şahsiyettir. Bu anlamda seroke nemir unvanını hak etmiş bir liderdir. Aynı zamanda onu Kürdlerin ulusal lideri olarak vasıflandırmak da yanlış olmaz.

Barzan’a doğru yola koyulduğumuzda İsmail Beşikci’yi, Barzani Vakfı Başkanı Şeyh Aziz ve bizi taşıyan aracın şoförü Hişyar, yol boyunca bölgeyi bize bazen  Kürdçe, bazen de Türk dizilerinden kendi kendine öğrendiği Türkçe ile anlatıyordu. Kendisinin de uzun yıllar peşmergelik yaptığını söyledi. Bir hafta boyunca biz dördümüz aynı araçta beraberdik. Gerek Şeyh Aziz’in gerekse Hişyar’ın anlattıklarını Hoca’ya tercümeleri ben yapıyordum. Şeyh Aziz uzun yıllar Mela Mustafa Barzani’nin çok yakınında çalışmış bir şahsiyettir. 

Kendisi Süleymaniyeli ve Soranca lehçesiyle konuşuyordu. Mela Mustafa’dan yadigâr kalan biriydi. İsak Tepe ve Barzani Vakfı’nın başkan Yardımcısı Musa Ahmet, bir hafta boyunca bize ve özellikle İsmail Beşikci’ye bir anlamda mihmandarlık yapan Mirhaç Mustafa diğer arabada birlikte idiler. Musa Ahmet daha genç ve dinamikti  ve  bütün faaliyetleri o organize ediyordu. Edindiğimiz bilgilere göre, Musa Ahmet 2000’li yılların başında Hewler Selahedin Üniversitesi’nde okurken Kürdistan Öğrenci Örgütü Başkanlığı da yapmış olan genç kuşaktan yetenekli bir kadrodur. Ayrıca Barzani Ailesi’nin Mela Mustafa Barzani adını taşıyan tek örgütlenme olan Vakfı adeta emanet etme derecesinde güven duydukları bir kadro. Zaten biz de gezimiz boyunca hep bizimle olan bu değerli insana verilen değeri ve duydukları güveni hep gözlemledik. 

İki Vakıf arasındaki tarihi değerdeki ilişkinin örülmesinde Musa Ahmet’in çok özel payı var, bunu da vurgulamakta yarar görüyorum. Hişyar yol boyunca nerelerde büyük çatışmaların yaşandığını, nerelerin turistik amaçla kullanıldığını ve nerelerde katliamların yapıldığını anlattı. Birçok konuda donanımlı olduğu anlaşılıyordu. Özellikle Şeyh Aziz de benzer konularda tarihsel anılarını kısa anekdotlarla anlatımlarda bulunuyor, ben de Beşikci’ye tercüme ediyordum. Üç saat süren yolculuğumuz boyunca Barzan bölgesinin o eşsiz doğal güzelliğinin beni büyülediğini söyleyebilirim.Şoförümüz Hişyar, bu bölgenin 70 yıldır Şeyh Ahmet ve öncesi döneminden bugüne kalan kendine has yasalarının olduğunu anlattı. Örneğin hayvan avlamanın, ağaç kesmenin yasak olduğunu hatta balık avlamanın bile belli dönemler dışında yasak olduğunu anlattı. Bu anlatımların beni çok şaşırttığını söyleyebilirim. Hayvan avlama konusunda çok ilginç şeyler de söyledi. Bir kurt sürüsü eğer bir ceylan sürüsüne saldırırsa, ancak o zaman kurtlara karşı silah kullanılabilirdi. Aksi halde kurtlara da silah kullanmanın yasak olduğunu anlattı.Yolculuğumuzun sonuna yaklaştığımızda heyecanımız artıyordu. 1993 yılında Güney Kürdistan’a gittiğimde gördüğüm ortam ve gelişmişlik düzeyi ile bugün arasında olağan üstü bir fark vardı. O dönemde siyasal olarak defakto bir durum vardı. Her şey belirsiz ve bir çivi bile çakılmıyordu. Ama şimdi her yerde büyük  inşaat projeleri, tüneller ve baraj inşaatları gördük. Barzan’a varmadan Zap Suyu üzerine kurulmuş bir baraj inşaatının yakınında (Rêzan Köyü’nde) bir çay bahçesinde konakladık. Barajın oluşturduğu bir göletin kenarında çayımızı içip yola koyulduk. Kısa bir süre sonra Barzan ilçesi göründü. Burası eskiden bir köydü. Şimdi yeni yapıların ve çarşıların inşa edildiği bir ilçeye dönüşmüştü. Barzan’a  girişimiz bende tarifi imkânsız bir duyguya  neden oldu. Barzan’ın her sokağında, her tepesinde, her evinde Kürdistan’ın özgürlüğü için mücadele eden Mela Mustafa Barzani ve arkadaşlarının anıları gözlerimin önünde canlandı. Bu sokaklarda onların ayak izleri vardı ve sanki o ölümsüz kahramanların ruhları dolaşıyordu. Araç konvoyunun birden durduğunu ve kapıların açıldığını ve biraz ilerde tek sıra halinde  bir peşmerge grubunun dizili olduğunu gördük. 

Bizler de arabalardan aceleyle indik. Tek sıra dizilmiş peşmergelerle, başta İsmail Beşikci arkasında bizler tek tek tokalaşarak tören alanından biraz ilerde son derece mütevazı yapılmış Mela Mustafa Barzani’nin kabrine doğru elimizde çiçekten yapılmış bir çelenkle yürüdük. Çelengi Kabristanın üzerine koyup dua ettik. O gün doğa bütün canlılığıyla, gökyüzü ve güneş tüm berraklığıyla ortadaydı. Mezarın başındaki  duygu atmosferi nedeni ile içim içime sığmıyordu. Bir yanda sevinç ve mutluluk, bir yanda hüzün ve ağlamaklı karışık duygular içinde İsmail Beşikci’nin konuşması devam ediyordu. Beşikci’nin Mela Mustafa Barzani’ye olan sevgisini ve ona verdiği değeri bildiğim için daha da etkileniyordum. İsmail Beşikci sanki Mela Mustafa Barzani’yle konuşurcasına bir konuşma yaptı.

Mela Mustafa’nın arkadaşlarıyla olan görüntülerinin kendisini nasıl etkilediğini etkileyici bir dille anlattı. Son derece sade ve mütevazı bir kabristandı. Etrafı dört duvarla çevrilmiş bir mezardı. Kabristanın başındaki tören bittikten sora Mela Mustafa Barzani’nin anısına hazırlanmış olan anı defterine Beşikci uzunca bir yazı yazdı.Sonra ben de Vakıf adına duygu ve düşüncelerimi deftere yazdım. Kabristan ziyaretinden sonra inşaatı yapılan Kültür kompleksinin yanında bulunan misafirhanede bir süre kabristan ve kompleksin sorumlusu henüz genç yaştaki Şeyh Xelat Barzani tarafından  heyetimiz ağırlandı. Şeyh Xelat, bu yıl vefat eden babasi Seyh Abdullah’in yerini almış. Bu görüşmede Şeyh Xelat ve İsmail Beşikci birer konuşma yaptılar. 

Şeyh Xelat, Barzan bölgesinde Şeyh Ahmet döneminden bugüne insan, kadın, hayvan ve bitki  haklarının olduğunu,  Kürd ulusunun barışsever olduğunu anlattı. İsmail Beşikci ise Mela Mustafa Barzani ile ilgili duygu ve düşüncelerini, Kürd ulusunun  tarihi süreç içinde Şeyh Mahmut Berzenci’den bugüne kadar verdiği mücadeleyi ve tarihin her döneminde hep ayakta olduğunu, bugün de Kürdistan’ın dört parçasında ayakta olduğunu, 21. yüzyılın Kürd’lerin yüzyılı olacağını anlattı. Bu konuşmalardan ve birer kahve içtikten sonra Enfal şehitlerinin gömülü olduğu mezarlığa doğru yola koyulduk. Barzan’a yakın bir mıntıkada, köyün tam karşısında köye bakan bir tepe üzerinde bulunan ve inşaatı süren Enfal müzesi ve kabristanına geldik. Şehitlikte dua  edildi. Herkes çok hüzünlüydü. O atmosfer içinde duygulanıp ağlayanlar oldu. Bu mezarlıkta 2005 yılında

Güney Irak’ta bulunan bir toplu mezardan çıkarılıp getirilen 1983 Barzan Enfal’i şehitlerinin bir bölümü, sekiz bin Enfal’den beş yüz yetmişinin kemikleri burada gömülüdür ve mezarlar adsızdır. Mezarlığı ziyaret eden Enfal şehitleri yakınları her mezarı kendi yakının mezarı sayar.

Gezimizin bu bölümü çok ilginçti. Mela Mustafa Barzani’nin gerilla savaşı döneminde çokça kullandığı yaklaşık bin kişiyi barındıran Şenadar mağarasına gittik. Bu mağara, içerisinde hastane barındıran ve büyük toplantıların yapıldığı tarihi bir yerdi. Ve bu mağarada M.Ö.6000 yıllarına ait insan kalıntıların bulunduğunu öğrendik. Bu anlamda arkeolojik ve aynı zamanda peşmergelerin en zor anlarda sığındıklar bir yerdi. Şenadar mağarasına tırmanmak da ayrı bir marifetti. Ancak bu tırmanışı hepimizden önce Beşikci’nin gerçekleştirdiğini söylemeden geçemem.

Ziyaretimiz sona erdikten sonra baraj kenarındaki çay bahçesinde yemek verildi. Bu yemekte Eski Kültür Bakanı Felakeddin Kakai  de vardı. Barzan bölgesinin eşsiz güzellikleri arasında Zap’ın kenarında keyifli bir yemek yedikten ve çaylarımızı içtikten sonra kalktık.

Mezopotamya’nın verimli ovaları ve sarp dağları arasında yola koyulduk. Geçmişten beri hayallerimi süsleyen derin Kürdistan olarak bildiğimiz Revanduz’a gideceğimiz söylendi. Revanduz denildiğinde olağan üstü doğal güzellikler, sarp kayalık dağlar, sanat ve kültür şehri akla gelir. Bu şehri görmek için çok sabırsızlanıyordum. Mir Muhammet Revanduzi’ nin memleketine girdiğimizde diğer gördüğümüz şehir ve kasabalardan birçok yönüyle  farklı olduğu hemen göze çarpıyordu. Revanduz’un içinden geçtiğimizde kadın ve erkeklerin giyinişleri, şehrin mimari yapısı ve  merkezi noktalarındaki heykeller, otantik bir Kürd kültür şehri olduğunu hemen fark ettiriyordu. Revanduz’un en güzel ve ihtişamlı yeri olan, Bêxal adındaki şelaleye geldiğimizde şaşkınlığımızı bir süre atamadık. 


Bu kadar olağan üstü bir şelale dünyada çok az bulunur. Şelalenin enteresan yanı, dağın içinden bir nehrin fışkırıyor olmasıydı. Bu doğa harikası  şelalenin altında ki çay bahçesinde çaylarımızı içtik. Bir süre dinlendikten sonra Hewler’e doğru yola koyulduk. Hewler’e vardığımızda karanlık çökmüştü. Otele vardığımızda saat gece 10’du. Hemen odalarımıza çekildik. Yarınki programımız Kürdistan başkanı Mesut Barzani ile görüşme idi. 

27 Nisan 2013 tarihinde saat 12.30’da  Kürdistan Başkanı Mesut Barzani’yle randevumuza gitmek için Selahattin kentinin Serêbilind mıntıkasına gitmek için yola çıktık. Bahar bütün güzelliğiyle ortadaydı. Kürdistan’da Cumartesi günü hafta başıdır. Haftaya güneşin ve ateşin kutsal sayıldığı bir ülkede güzel bir günle başladık. Serêbilind’a giden tepeyi tırmanırken günün birinde Kürdistan Başkanı’yla görüşeceğimiz hiç aklıma gelmezdi. Çocukluğumuzdan beri hayallerimizi süsleyen Kürdistan kurulmuş ve biz onun  Başkanı’yla görüşmeye gidiyorduk. Başkanlık sarayının kapısından içeri girdik. Heyetimizle birlikte  Mela Mustafa Barzani Vakfı Başkanı Şeyh Aziz ve Yardımcısı Musa Ahmet de vardı. Bizler   kapıda karşılandık. Hemen içeri alınarak üst kata çıkarıldık. Bizleri üst kat koridorunun başında Sayın Başkan Mesut Barzani karşıladı.

Mesut Barzani, genel olarak yabancı devlet adamlarını, diplomatları ve misafirlerini karşıladığı salonda bizleri ağırladı. Salonda Mesut Barzani ve İsmail Beşikci yan yana, bizler de sağlı ve sollu salonun yan taraflarına oturduk. Önce Mesut Barzani bir hoş geldin konuşması yaptı. Beşikci’nin Kürd halkına ve Kürdistan’a yaptığı hizmetlerden bahsetti. Ve  karşılığında ağır bedeller ödediğini bildiklerini anlattı. Mesut Barzani, İsmail Beşikci’nin mücadelesini takip ettiklerini, onun Kürdler üzerinde büyük emeğinin olduğunu, Mela Mustafa Barzani adına kurulmuş Vakfın İsmail Beşikci Vakfı’na desteğe hazır oluğunu belirtti. Mesut Barzani, İsmail Beşikci’nin cezaevinde olduğu 1996 yılında  bir kampanya başlatıldığını,  kendisine de imza için geldiklerini söyledi. Kendisinin  de bu kampanyaya katıldığını ve metni getirenlere ‘iki parmağımla değil on parmağımla bu metni imzalarım’ dediğini heyecanla anlattı. Mesut Barzani’nin konuşmasından sonra İsmail Beşikci söz aldı. Kürdistan’a gelişinden duyduğu memnuniyeti, yarı özgür de olsa Kürdistan’dan duyduğu heyecanı, Kürdistan’da dalgalanan Kürd bayrağını, Kürd asker ve polislerini görmüş olmaktan duyduğu memnuniyeti anlattı.  Akabinde kısa bir tarih turu yaptı. Kürdistan’ın tarihsel süreç içinde nasıl bölündüğünü, parçalandığını ve paylaşıldığını anlattı. Sömürgeci ve emperyal güçlere karşı Kürdlerin 150 yıldır hep ayakta olduğunu, direndiğini; hiç bir direniş olmadan  Afrika ve Asya’da bazı milletlerin bağımsızlıklarına kavuştuklarını ama kurulan dünya düzeni içinde Kürdlere bir statü verilmediğini, bunda Kürdlerin de payı olduğunu söyledi. Ancak 21. yüzyılın Kürdlerin yüzyılı olacağını,  Kürdlerin isteklerinde açık, net ve kararlı olmaları gerektiğinin altını çizdi. İsmail Beşikci’nin sunumundan sonra  her görüşmemizde yaptığımız gibi, ben de kısaca İsmail Beşikci Vakfı ile ilgili bir tanıtım konuşması yaptım. İsmail Beşikci Vakfı’nın siyaset üstü bir kurum olduğunu, bilimsel, kültürel, sanatsal çalışmalar yapan ulusal bir kurum olmayı hedeflediğini, bütün Kürdlere eşit mesafede durduğunu ve Kürdler arası ittifakı savunduğunu altını çizerek vurguladım. Amacımızın, İsmail Beşikci’nin adını, eserlerini, düşüncesini yaşatmanın yanı sıra, ulus bilinci, toplum bilinci ve tarih bilinci oluşturmaya hizmet etmek olduğunu söyledim. Hemen hemen bütün görüşmelerde bu anlayışımızı tekrarladım. İsak Tepe de  eksik bıraktığımız konuları tamamladı. İsak Tepe  Türk televizyonlarında, Mesut Barzani’nin Türkiye’ye geldiğinde, Türk gazetecilerin Kerkük’e ilişkin küçük düşürücü sorularına verdiği onurlu yanıt karşısında çok gururlandıklarını ve onu eşiyle birlikte ayakta alkışladıklarını söyledi.
Sohbetimizin ilerleyen aşamasında Mesut Barzani başka bir anısını daha anlattı. Barzani, 1991’de Enfal hareketini yapan iki kolordunun, Peşmerge ordusu tarafından esir alındığını ve bu yüzden çok büyük bir korku yaşadığını söyledi.  ‘Acaba Peşmergeler esir aldıkları Irak askerlerine işkence  yapar veya öldürürler mi?’ diye düşündüğünü anlattı.  Çünkü Peşmergelerin hemen hemen hepsinin ailesinden en az bir kişi Enfal hareketinde katledilmiş ve bu yüzden kin ve nefret duygusuyla hareket ederler diye kaygılandığını söyledi. Ancak endişesi gerçek olmamış. Peşmergeler esir aldıkları askerlere hiç dokunmamış hatta evlerinde misafir etmişler ve Irak askerleri sağ salim evlerine geri göndermişler. Mesut Barzani, Ben her zaman Kürd olmamdan dolayı gurur duyardım, ancak bu olaydan sonra kendi milletimden daha çok gurur duydum dedi. Mesut Barzani bunun yanı sıra Mela Mustafa Barzani’nin, Cevdet Sunay’a bir mektup gönderdiğini, ancak Cevdet Sunay’ın mektubu açmadan geri gönderdiğini anlattı.

İsmail Beşikci, Mesut Barzani’ye Barzan’da Mela Mustafa’nın doğduğu evi neden göremediklerini sordu? Bunun üzerine Mesut Barzani, Barzan bölgesinin on altı kez işgal edildiğini söyledi. Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar, Araplar, İngilizler, Ruslar ve hatta Hintlilerin bile işgal ettiklerini ve Barzan bölgesini yakıp yıktıklarını, yağmaladıklarını ve bu nedenle Mela Mustafa’nın evinin defalarca yıkıldığını anlattı. Saddam diktatörlüğü döneminde Mela Mustafa Barzani, evinin yanındaki camiye, bombalanmaz diye Şeyh Mahmut, Şeyh Abdüselam, Şeyh Ahmet, Şeyh Abdülkadir Geylani ile ilgili birçok belge ve bilgileri koyar. Ama maalesef bu belgelerle birlikte Barzan bölgesine yapılan bombardımanda tüm  evler ve cami de dâhil imha edilir. Mesut Barzani bu belgelerin  bir kısmını daha sonra çeşitli yerlerden temin eder. Mesut Barzani, tüm istila ve işgallere rağmen, düşmanlarının da askeri olarak çok güçlü olmalarına rağmen asla iradelerini teslim alamadıklarını ve sonuçta kendilerinin kazandığını söyledi. Kendilerinin her zaman barıştan yana olduklarını, her zaman  savaş karşıtı olduklarını ve silahı sevmediklerini vurguladı. Mesut Barzani eğer kendilerine iki seçenek bırakılırsa ya teslimiyet ya da savaş tercih yapmamız istenirse ve özellikle teslimiyet dayatılırsa işte o zaman savaşı seçmek zorunda olacaklarını ve asla teslimiyeti kabul etmeyeceklerini söyledi. Hiç bir zaman iradelerinin teslim alınamadığı tespiti çok çarpıcıydı.

Toplantı salonundan ayrılmadan önce Mesut Barzani, İsmail Beşikci’ye Hocam sen bizim büyüğümüzsün, bize nasihatin nedir? diye bir soru sordu. Bu davranışıyla Kürdistan Başkanı büyük bir alçak gönüllülük örneği gösterdi. İsmail Beşikci’ye değer verdiğini, onu büyüğü addettiğini gösterdi.  Bu Başkan’ın asaletini göstermektedir. Bu beni gerçekten çok etkiledi. İsmail Beşikci bu soruya karşılık, Kürdlerin dünya milletleri içinde eşit ve özgür bir ülkelerinin olması gerektiğini ve Kürdlerin isteklerinde kararlı ve ısrarlı olmaları gerektiğini vurguladı. 


Kürdistan Başkanı ile sohbet yaklaşık bir saat sürdü. Görüşmenin sonunda Mesut Barzani kendileri için en büyük nişan olan Mela Mustafa Barzani madalyasını İsmail Beşikci’ye vermekten şeref duyduğunu söyleyerek madalyayı Beşikci’nin yakasına taktı. İsmail Beşikci bu durum karşısında çok mutlu olmuştu. Dünyada onlarca ödülü ret eden İsmail Beşikci, Mesut Barzani tarafından verilen Mela Mustafa Barzani madalyasını şerefle kabul etti. Bundan büyük mutluluk duyduğunu ifade etti. Bu törenden  sonra başkanlık sarayında yemek salonuna alındık. Yemek esnasında sohbetimiz devam etti. Kendilerine sizin ‘Niçin savaş uçaklarınız, helikopterleriniz yok’ diye sordum. Başkan, ‘Irak’ın da yok’ diye cevap verdi. Eğer onların olursa bizler de mutlaka önlemlerimizi alırız. Bugün itibarıyla askeri olarak kendilerinin daha güçlü durumda olduklarını söyledi.

Yemek hoş bir ortamda espri ve sohbet içinde devam etti. Mesut Barzani, Saddam diktatörlüğünün yıkılmasından sonra çok yoğun  mücadele ettiklerini, Kürdistan’a federe bir statü kazandırmak için geceli gündüzlü Arap liderleriyle müzakereler yaptıklarını, hiç durmaksızın doğru dürüst uyumadan geçen bir haftanın sonunda federal bir Irak içinde federe bir Kürd bölgesini Irak anayasasında ancak geçirebildiklerini anlattı. Burada kararlı ve ısrarlı olmanın sonuç alıcı olduğunu işaret etti. Yemek esnasında İsmail Beşikci, uluslararası nizamın anti - Kürd olduğunu, Halepçe’yi ve çeşitli örnekleri anlattı. Beşikci devamla dünyada nüfusu bir milyonun altında elliye yakın devletin olduğunu, hatta on ya da yirmi bin nüfuslu devletlerin olduğunu, ancak kırk beş milyonu aşkın Kürdlerin hiç bir yerde adının olmadığını, İslam kardeşliği adı altında Kürdlerin defalarca kandırıldığını, fakat Bengal halkının kandırılamadığını etraflıca anlattı. Bunun karşılığında Mesut Barzani ise John Major’la aralarında geçen bir diyalogu anlattı. Mesut Barzani Halepçe katliamının kimyasal bombalarla yapıldığını ve bunun suç olduğunu uluslararası bir mahkemede yargılanması gerektiğini John Major’a anlatır. Ama maalesef İngiltere Başbakanı bunun delil gerektirdiğini söyler. Mesut Barzani sayısız delil olmasına rağmen hala delil aramalarına ilişkin ilginç bir örnekle John Major’a karşılık verir; ‘Bağdat’ın içinden iki boru hattı geçmektedir, bunlardan hangisinin askeri amaçlı  olduğunu biliyorsunuz, ancak Halepçe’de nelerin olup bittiğini nasıl bilmiyorsunuz?’ diye sorar. Bu soru karşısında John Major sessiz kalır. Başkan Barzani’yle yemeğimiz yaklaşık bir saat sürdü. Heyetimiz, Kürdistan Başkanı Mesut Barzani’den izin isteyerek ayrıldı. Sayın Mesut Barzani bizimle dış kapıya kadar geldi. Tek tek tokalaşarak oradan  ayrıldık.

Başkanlık sarayından saat 14.30 da ayrıldık. İstirahat için otele gittik. Programımıza göre saat 17.30’da Selahattin Üniversitesinde olacaktık. Bir süre dinlendikten sonra araçlar geldi ve Selahattin Üniversitesi’ne doğru yola çıktık. Selahattin Üniversitesi’ndeki konferansın moderatörlüğünü Felaketin Kakai yaptı. Açılış konuşmasını ise Mela Mustafa Barzani Vakfı Başkan Yardımcısı Musa Ahmet yaptı. Heyetimizin kendileri tarafından davet edildiğini, Güney Kürdistan’a gelişimizden o güne kadarki ziyaretimizin içeriği ve bundan sonraki programımızı anlattı. Musa Ahmet’in açış konuşmasından sonra Moderatör Felaketin Kakai, Beşikci’nin mücadelesini yaklaşık 45 dakika boyunca etraflıca bir sunumla anlattı. Moderatör, konuşmasından sonra sözü Beşikci’ye bıraktı. İsmail Beşikci, Kürd’lere ilişkin anılarını, 1920’li yıllardan itibaren günümüze kadar bir tarih anlatımı yaptı. Özelikle askerliğini yaptığı dönemde Şemdinli ile Güney Kürdistan sınırında geçen bir olayda, kendi birliğine bağlı Kars Digor’lu Kürd olan bir askerin Güney Kürdistan’dan gelen peşmergelerle çok iyi anlaştıklarına şahit olduğunu anlattı. Digor’lu askerle peşmergelerin yaşadığı yer arasında 700 km olmasına rağmen Kürd ulusundan insanların çok rahat diyalog kurabildiğini bunun sosyolojik araştırmalarında önemli bir veri olduğunu vurguladı.İsmail Beşikci’nin iki saate yakın süren konferansı dinleyiciler tarafından pür dikkat dinlendi. 

Üniversitenin konferans salonu tıka basa doluydu. Beşikci son sözünü söyledikten  sonra söz alan Akademisyen Ferhat Pirbal, konuşmaya başlamadan önce Beşikci’nin yanına yaklaştı, herkes onu pür dikkat izliyordu, eğildi ve elinde bir ayakkabıyla sahneye fırladı. Bütün salon şaşkınlıkla onu izliyordu. Kimileri bu olaya bir anlam verememişti. Ferhat Pirbal, Beşikci’nin ayakkabısını öptü ve bir şiir okudu; bu ayakkabı Osmanlı ve Arap padişahlarının servetinden daha değerlidir. Ve ben Kürdistan toprağına basmış bu ayakkabıyı  müzeye koyacağım deyip sahneden atlayarak uzaklaştı. Bu eylem salonda şok etkisi yarattı. Tabi ki hoca ayakkabısız kalmıştı. Hemen salonda hocanın ayağına uygun ayakkabı arandı. Kısa zamanda bir ayakkabı bulundu ve hocaya giydirildi. 

Konferans tamamlandıktan sonra Selahattin Üniversitesi Rektörü söz aldı. O da Beşikci’yle ilgili bir konuşma yaptı. Ve Beşikci’ye Üniversite adına bir plaket verdi. Salondakiler ayakta dakikalarca Beşikci’yi alkışladılar. İnanılmaz bir sevgi seliyle kuşatıldı. Konuşma platformundan salon çıkışına kadar Hoca’ya dokunmak isteyen ve onunla resim çektirmek isteyen onlarca insan vardı. Salondan çıkışımız epey bir süre aldı. Toplantı 22.00’de sona erdi. Araçlarımız bizi alıp otele götürdü. Buradan şunu anladım ki; Kürdistan’ın dört bir yanında insanlar kendi davası için  ağır bedeller ödeyen Beşikci’ye, Kürdistan Başkanı’ndan, Üniversite öğrencilerine, rektöründen sıradan bir vatandaşa kadar tarifsiz bir sevgi ve saygı duymaktadırlar. Bu da Kürdlerin ne kadar  kadirşinas bir halk olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda ne kadar vefalı olduğunu da...

Otele vardığımızda eski arkadaşımız, dostumuz ve birlikte İstanbul Kürd Enstitüsünü  kurduğumuz Yaşar Kaya, eşi Yurda hanım ve oğlu Dara da otele gelmişti. Uzun yıllar olmuştu Yaşar Kaya ile görüşmeyeli. Epey hasret giderdik. 1990’lı yıllarda Kürd kurumlaşması için verilen mücadelede birlikte yaptıklarımızı, anılarımızı tazeledik. 

28 Nisan 2013 tarihinde önceden planlanmış programa göre Kürdistan parlamentosu ziyaret edilecekti. Benim Kürdistan parlamentosuna ikinci gidişimdi. İlk gidişimden yukarıda bahsetmiştim. Bu kez Parlamentoya gelişimizin ayrı bir anlamı vardı. İsmail Beşikci’nin, 60 yıldır mücadelesini verdiği Kürd ve Kürdistan davasının somutlaşmış ifadesi olan Kürdistan Parlamentosu’na ilk ziyaretiydi. Hoca da, biz de çok heyecanlıydık. Planlandığı gibi saat 11.00 deki randevumuza gittik. Parlamento Başkanı Ersalan Bayz parlamentodaki kabul salonunda bizleri karşıladı. Parlamento Başkanı Ersalan Bayz Beşikci’ye ve heyetimize yönelik bir konuşma yaptı. Kürdler arası ittifak ve birliğin önemine işaret etti. İsmail Beşikci’nin mücadelesini yakından bildiklerini ve Kürdistan tarihine Beşikci isminin altın harflerle yazılacağını söyledi. Kürd ve Kürdistan mücadelesini çok zorlu ve meşakkatli geçtiğini ve bundan sonra dört parça Kürdistan’da gelişmelerin daha iyi olacağını anlattı. Bu sunumdan sonra Parlamento Başkan Yardımcısı da aynı minvalde bir konuşma yaptı. Sonra, Beşikci Kürdistan’a gelmekten duyduğu mutluluğu, Güney Kürdistan’ın mevcut durumunun umut verici olduğunu ve geleceğinin daha iyi olacağını vurguladı. İsmail  Beşikci birçok yerde altını çizerek vurguladığı Bengal - Pakistan örneğini göstererek, İslam  kardeşliğinin Kürdleri kandırdığını ama Bengal halkını kandıramadığını önemle anlattı. Tüm görüşmelerde yaptığımız gibi ben ve İsak Tepe Vakfın tanıtımını yaptık. Konuşmalardan sonra Parlamento başkanı Ersalan Bayz Parlamento adına İsmail Beşikci’ye bir plaket verdi. Beşikci de, İBV Yayınevi’nden çıkan kendi kitaplarını imzalayarak Parlamento Başkanı ve Başkan yardımcısına takdim etti. Ben de Vakfımızı tanıtan dosyayı hem Parlamento Başkanı’na ve hem de Başkan Yardımcısı’na verdim. Toplantı bitiminden sonra parlamento binasındaki kütüphane gezdirildi. Kütüphanede İsmail Beşikci kitapları da vardı. Daha sonra tadilatta olan Genel Kurul Salonu gezdirildi. Son olarak da fotoğraflar çekildi ve oradan ayrıldık.

28 Nisan’daki gezi programımızda Kürdlerin kadim inançlarından olan Ezidiliğin kutsal mekânı Laleş de vardı. 1993 ve daha sonraki Kürdistan ziyaretlerimde hep Laleş’i ziyaret etmek istemiştim. Ancak bir türlü gitmek nasip olmamıştı. Kürdistan Parlamentosu ziyaretinden hemen sonra Laleş’e gitmek için yola çıktık. Nasip bu güneymiş. Hewler - Laleş arası yaklaşık 3 - 3,5 saat. Hewler’den Laleşe kadar yol boyunca birçok köy, kasabayı gördük. Yine aynı arabada Barzani Vakfı Başkanı Şeyh Aziz, İsmail Beşikci ve şoförümüz  Hişyar vardı. Şeyh Aziz ve Şoförümüz Hişyar yol boyunca tarihi ve turistik yerlere ilişkin bilgiler verdiler. Şaklawa’dan geçtiğimizde ciddi bir yapılaşma gördük. Şaklawa doğasıyla çok güzel bir şehir. Hişyar, Şaklawa’ya Arap turistlerin yazları çok yoğun ilgi gösterdiklerini  anlattı. Ve yazın buraların dolup taştığını söyledi. 1993 yılında Şaklawa’dan geçmiştik. O dönemde, doğal güzelliği beni etkilemişti. Fakat bu gün yapılaşma ve imar anlamında büyük değişikliğin olduğunu söyleyebilirim. Yeni oteller, işyerleri, en çok da yazlık ev ve konaklama yerleri yapılmış. Yol boyunca gördüğümüz şehirlerden en ilginci Şexan ilçesiydi. Şexan Ezidi’lerin çoğunlukta yaşadıkları bir şehir. Belediye Başkanı, Kaymakamı Ezidi Kürdü. Bu şehirde aynı zamanda Müslüman ve Hıristiyan Kürdler de yaşıyorlar. Şexan’da üç inancın ibadet yerleri yani cami, kilise ve Ezidi Kürdlerin ibadet yerleri yan yana bulunuyordu. Hem kültürel, hem de farklı inançların yan yana barış içinde yaşadıkları bir şehir. İnsanlar arasında sevgi, saygı ve hoşgörünün olduğu çok kültürlü ve çok dinli bir şehir. Ortadoğu’da diğer Müslüman halklar arasında, aynı dinden olmalarına rağmen farklı mezheplerin birbirlerini kırımdan geçirdiklerini, her gün onlarca insanın katledildiğine şahit olmaktayız. Çok şükür Kürdler arasında farklı inançlar ve mezhepler arasında bu denli gerici, tutucu, fanatik bir kültür yok. Kürdler, diğer Müslüman topluluklara göre daha hoşgörülü, daha toleranslıdırlar.

Yolculuğumuzun  sonunda nihayet fotoğraflarından bildiğimiz Laleş’in kapısından içeri girdik. Bende oluşturduğu ilk izlenim yapının mistik ve ruhani görüntüsüydü. Atalarımızın  asırlar önce ki inanışlarının, yaşam tarzlarının orada hala korunuyor olmasının Kürd kültürü açısından büyük bir zenginlik olduğunu düşünüyorum. Uygarlığın ana merkezlerinden ve bütün semavi dinlerin doğduğu yer olan Mezopotamya’nın en kadim ve otokton halklarından olan Kürdlerin, hemen hemen bütün dinleri ve mezhepleri içlerinde taşıyor olmaları ve bu inanışların barış içinde bir arada yaşıyor olmaları bizler açısından bir övünç ve zenginlik kaynağıdır. Farklılıkları yok sayan, ötekilere hayat hakkı tanımayan tekçi ve homojenist zihniyetler Kürdistan’da hayat bulamaz. Kürd toplumunun toplumsal dokusu buna uygun değildir. Çoğulcu, çok kültürlü, çok dinli ve demokratik yapının Kürdistan’da çok rahat hayat bulacağı inancındayım. Bu anlamda Kürdistan ve Kürd toplumunun bütün Orta Doğu’ya örnek ve ilham kaynağı olacağı umudunu taşıyorum.

Laleşin kapısından içeri girdiğimizde Ezidi inancının ruhani liderlerinin yanı sıra Şexan Kaymakamı, Belediye Başkanı, parti yöneticileri, Müslüman ve Hıristiyan Kürd toplumunun dini temsilcileri, Müftü ve Rahip de bizi karşılayanlar arasındaydı. Laleş’in büyük salonun kapısından adım attığımızda bir nizam ve intizam içinde tokalaşarak içeri girdik. En önde Ezidi dini liderleri vardı. Tabi ki ayakkabılarımızı çıkararak salona girdik. İçerdekilerin bir kısmı da yalın ayaktı. Büyük salonun dört tarafı koltuk ve kanepelerle çevriliydi. Bizleri başköşeye oturttular. Gerek ruhani liderler, gerek rahip ve müftü, gerekse mülki erkân hepsi sanki yıllar öncesinden İsmail Beşikci’yi tanıyorlardı. Onunla tokalaşmak ve elini öpmek için yarışıyorlardı. Herhalde dünyada bir insan bu kadar sevilebilir. Müslüman, Hıristiyan ve Ezidi din adamları aynı heyecanla, aynı sevgi - saygıyla ve hayranlıkla Beşikci’nin etrafını sarmıştı. Buradaki anlatımımda  en ufak bir abartma olmadığını, belki de iyi betimleyemediğimi söyleyebilirim. 

Salonda bizlere çay ve su ikram edildi. Ezidi inancını temsilen dini liderlerden biri hoş geldiniz konuşması yaptı. Bu  İsmail Beşikci ile ilgili övgü dolu bir konuşmaydı. Sonra Beşikci söz aldı. Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması ile ilgili bir konuşma yaptı. Kürd halkının bir asrı aşkın mücadelesinin sonuç vermeye başladığını, artık ilan edilmemiş de olsa bir Kürdistan’ın kurulduğunu, parlamentosunda bütün dini ve etnik gruplara temsiliyet verildiğini anlattı. Örnek olarak Türkiye’de birçok kilisenin etrafının derme çatma kötü yapılarla bilinçli olarak kapatıldığını ama Kürdistan’daki kiliselerin ve diğer dini grupların ibadet yerlerinin etraflarının çok düzenli tasarlandığını bundan da mutlu olduğunu söyledi. Beşikci’nin konuşmasının akabinde ben de kısaca Vakfımızın tanıtımını ve burayı ziyaret etmekten duyduğum memnuniyeti ifade ettim. 

İsak Tepe de kısa bir konuşma yaptı. Ardından Mela Mustafa Vakfı Başkan Yardımcısı Musa Ahmet heyetimizin ziyaretini, görüşmelerimizi ve bundan sonra ki programımızı anlattı. Sıra ile rahip ve müftü de birer konuşma yaptılar. Kaymakam, Belediye Başkanı ve KDP Şexan İlçe Başkanı Ali Avni da konuşmalar yaptılar. Konuşmaların hepsi İsmail Beşikci ve mücadelesine dairdi. Görüşme ve konuşmaların ardında öğlen yemeği için Laleş’in avlusuna davet edildik. İsmail Beşikci onuruna büyük bir hazırlık yapılmıştı. Kalabalık bir kitle ile birlikte yemek yenildi. Laleş’te uzun yıllardır görüşmediğimiz bir dostumuzu gördük. Bu dostumuz Necdet Buldan’dı. Necdet Buldan’la en son Kürd Enstitüsü’nün açılışında görüşmüştük. Epey dertleştik. Necdet Buldan, Beşikci ve heyetimizin Laleş’e geleceğini duyduğu için özel olarak gelmişti.

Laleş programı çerçevesinde kutsal mekânda gezintimiz devam etti. Yemekten sonra kutsal mekânın içini dolaşmak için çoraplarımızı çıkarmamız istendi. Herkes çoraplarını çıkardı. Kapı eşiklerine basmadan bütün bölümleri gezmeye başladık. Ezidi inancına göre eşiklere basmak günah. Bölümlerden Şeyh Hadi’nin mezarının etrafında üç kez dolaştık. Orada kendi inançlarına göre bir ibadet anlamına gelen kaval ve arbane eşliğinde ilahiler okundu. Burada Alevilik inancı ile çok benzerlikler tespit ettim. Örneğin, her iki inançta da ateş, güneş ve ay kutsal. Yine her iki inanca göre eşiğe basmak günah. Her iki inançta da semah ve cem var. Giyiniş şekilleri, sakal, bıyık, kılık ve kıyafet v.b birçok ortak nokta bulabiliriz. Farklı olarak Laleş’te hiç bir zaman evlenmeyen Baba çavuş ve ibadethanenin bir de fakiri var. Laleş’teki gezintimiz saat 16.00’ya yakın bitti. Laleş’ten ayrılmadan önce herkesle tek tek tokalaşarak helalleştik. Araçlarınıza binerek programımızda yer alan Horasan denilen yere gittik. Burada Asur kralının kaldığı mekâna gittik. 

Alanda arkeolojik bir tarih turu yaptık. Asur kralının döneme ilişkin çalışmaları ve savaşları ile ilgili bilgiler verildi. Böylece bu günlük gezimizin de sonuna geldik. Otele dönmek için araçlarımıza binerek yola çıktık. Akşam olmuştu. Hava kararmaya başlamıştı. Yaklaşık üç saat süren  bir yolculuktan sonra otelimize döndük.

29 Nisan 2013 günü Süleymaniye’ye gitmek üzere hareket ettik. Bu günkü programımızda Cemcemal’de inşa edilen Enfal anıtını ve şehitliğini ziyaret etmek, oradan sonra da Hero Xanım ve Halepçe ziyareti vardı. Bu yolculuğumuzda en ilgimi çeken  Kerkük’ün yanından geçerken gördüğüm meşale gibi yanan petrol bacalarıydı. Bacalardan yaz kış alev fışkırdığını duymuştuk. Bunu gözlerimizle de gördük. Bu da Kerkük’ün yeraltında boydan boya petrol denizi olduğunu  göstermektedir. Şoförümüz Çemçemal’e yaklaştığımızı söyledi. Bir müddet sonra yeni yapılmış modern binanın önünde durduk. Nereye geldiğimizi sordum. Hişyar, Enfal anıtına geldiğimizi ve bir süre burada olacağımızı söyledi. Önünde durduğumuz bina Enfal anıtının yanında inşa edilmiş Kültür Merkezi binasıydı. Araçlarımızdan indik ve kalabalık bir grup tarafından karşılandık. Kültür Merkezi sorumlusu, Çemçemal’in mülki erkânı  ve  çok kalabalık  bir gazeteci grubu da karşılayanlar arasındaydı. 

Yetkili önce anıta gideceğimizi söyledi. Ve bunun üzerine elimizde çelenkle anıta doğru yürüyüşe geçtik. Enfal şehitleri  anısına yeni yapılmış anıtın önüne çelengimizi koyduk ve oradan kısa bir yürüyüşten sonra  Enfal kabristanına yürüdük. Gerek anıtın mimari tasarımı ve kabristan hepimize duygulu anlar yaşattı. Önce dua okuduk. Sonra İsmail Beşikci, Kültür Merkezi sorumlusu, Barzani Vakfı Başkan Yardımcısı Musa Ahmet ve ben birer konuşma yaptık. Enfal anıtı yanında inşa edilmiş kültür merkezini gezdik. Kültür merkezindeki müze, kütüphane ve tiyatro salonu ve diğer bölümler kurum yetkililerince dolaştırıldı. 

Sanat ve kültür kurumlarına önem verme bir ulus açısından olmazsa olmazlardandır. Bilime, eğitime, sanata ve kültüre değer verme ve bu noktada ciddi yoğunlaşma maalesef biz Kürdlerde çok zayıf. Bilim, kültür ve sanat ulusun kan damarlarıdır. Eğer sanatta, edebiyatta ve kültürel alanlarda geriyseniz, güçlü kültürler karşısında ulusal ve kültürel değerlerinizi yaşatamazsınız, bir müddet sonra asimile olup, yok olursunuz. Askeri, siyasi  ve diplomatik olarak çok güçlü olsanız bile; dil, sanat, kültür  ve edebiyat alanında yetersizseniz bir müddet sonra kendinizi koruyamazsınız. Ve tarih sahnesinden silinirsiniz. Buradaki ziyaretimizden sonra Enfal anıtı ve Kültür merkezi yetkili ve çalışanlarıyla vedalaşarak oradan ayrıldık. 

Süleymaniye’ye girmeden, daha önce 1993 yılında Güney Kürdistan’a ziyaretimiz sırasında tanıştığım Abdurakip Yusufi ile buluşacağımızı telefonla konuşmuştuk. Abdurrakip Yusufi bizi Derbentte Surların kenarında karşılayacağını söylemişti. Derbent, Şeyh Mahmut Berzenci’nin İngiliz emperyalistlerine karşı büyük bir direniş yaptığı bir yer. Surlara yanaştığımızda Abdurrakip Yusufi, arkadaşları ve bir grup TV çalışanı - gazeteci ile birlikte bizi karşıladı. Araçlarımızı durdurarak aşağı indik. TV çalışanları ve gazeteciler etrafımızı sararak Beşikci’ye sorular sormaya başladılar. Bu esnada İsmail Beşikci ve Abdürrakip Yusufi birer konuşma yaptılar. Abdürrakip Yusufi Derbent’teki direnişi ve Şeyh Mahmut Berzenci’yi kısaca anlattı. Abdulrakip Yusufi, Saddam rejiminin Kürdlere Enfali yaşattıklarını, ancak Kürdlerin kendi coğrafyalarındaki arkeolojik, tarihsel ve kültürel değerlerine karşı bir çeşit Enfal uyguladıklarını ve bunun bir an önce durdurulması gerektiğine işaret etti. Hero Xanim ile randevumuza gecikmemek için Beşikci ve Abdurrakip Yusufi’nin kısa bir TV söyleşisinden sonra tekrar yola koyulduk. Surları geçtikten sonra Şeyh Mahmut Berzenci’nin anıtının önünde durduk. Şeyh Mahmut’un İngilizlerle girdiği çatışmada yanında yaralandığı taşı da gördük. Bilindiği gibi İngiliz Emperyalistleri ilk savaş uçağını burada kullandılar. İlk zehirli gaz ve kimyasal bomba burada Kürdlere karşı kullanıldı.Şeyh Mahmut Berzenci’nin anıtından yaklaşık on dakika sonra sanat ve kültür şehri Süleymaniye’ye girdik. 1993 yılında Süleymaniye’ye bir kültür gezisi yapmıştık. Şehrin silueti büyük oranda değişmişti. Şehir büyümüş, plazalar, devasa binalar ve alış veriş merkezleri inşa edilmiş. Büyük alt yapı tesisleri, tüneller, kavşaklar yapım aşamasındaydı. Araçlarımızla şehrin içinden geçerek dağa doğru tırmandık. Hero Xanim’la randevumuza zamanında yetiştik. Talabani’nin, Süleymaniye’ye kuşbakışı bakan konağının dış kapısından içeri girdiğimizde korumalar bizleri  gideceğimiz yere yönlendirdi. Araçlardan indiğimizde kapıda bir heyet bizleri karşıladı. Konuk kabul salonuna alındık. Kısa bir müddet sonra Hero Xanim salona girdi ve bizlerle tek tek tokalaşarak yerine oturdu. Onun yanına İsmail Beşikci oturdu. Ben ve İsak tepe  yerlerimizi aldık. Burada önce Beşikci bir konuşma yaptı. Beşikci, Süleymaniye’nin sanat ve kültür kenti olmasından dolayı, özellikle Kürdistan’da arkeolojik ve kültürel değerlerin korunmasının önemini vurguladı. Beşikci, Amerikalı bir profesörle kendi aralarında geçen ve ‘Kürdlerin tarihsel, arkeolojik ve antropolojik eserlerin korunmasına ilişkin bilinçlerinin  çok zayıf olduğuna işaret eden’ bir anısını anlattı. Ardından Hero Xanim hoş geldin konuşması yaptı.

Gelişimizden duyduğu memnuniyeti ifade etti. Sonra ben Kürdlerin sembol kadınlarından biri olan Hero Xanim’la görüşmekten duyduğum mutluluğu ve Cumhurbaşkanı Talabani’ye geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Hero Xanim, Talabani’nin sağlık durumunun iyiye gittiğini, konuştuğunu ve yavaş yavaş yürüdüğünü anlattı. Sonra İsak Tepe bir konuşma yaptı. İsak amca, Hero Xanim’la uzaktan da olsa akraba olduğunu belirterek her zamanki gibi esprili ve duygulu bir konuşma yaptı. Görüşmemiz esnasında bir  köşe yazarı  ‘biz Kürdler, sadece bir noktada birleşebiliyoruz o da İsmail Beşikci’yi sevmede’ deyince herkes gülümseyerek onayladı. İsmail Beşikci kendi imzalı kitabını Hero Xanim’a verdi. Hero Xanim çeşitli kitaplardan derlediği bir koli kitabı Beşikci’ye armağan etti. Ayrıca Hero Xanim kız kardeşinin anı defterine Beşikci’nin duygu ve düşüncelerini yazmasını istedi. Beşikci anı defterine yazısını yazdıktan sonra yemek salonuna alındık. Öğle yemeğimizi, kabul salonunda görüşmeye katılan Süleymaniyeli gazeteci, yazar ve sanat çevrelerinden önemli şahsiyetlerle birlikte yedik. 

Öğle yemeğimizi, kabul salonunda görüşmeye katılan Süleymaniyeli gazeteci, yazar ve sanat çevrelerinden önemli şahsiyetlerle birlikte yedik. Ünlü sanatçı Nasır Rezazi ile kısa bir sohbet yapma imkânım oldu. Kendisine Vakfımızın dosyasını verdim. Hoş sohbetlerin yapıldığı ahenkli bir yemekten sonra oradan ayrıldık. Bugünkü programımızda olan Halepçe ziyareti için yola çıktık. Bir buçuk saatlik yolculuktan sonra Halepçe’ye vardık. 

Halepçe’ye ikinci gelişimdi. İlk geldiğimde çok duygulu anlar yaşamıştım. Beşikci’nin Halepçe anıtı ziyareti sırasında heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Halepçe anıtı yetkilisi anıtı, katliamın nasıl işlendiğini, Halepçe kentinin tarihçesini anlattı. Anıt içersindeki gezintimiz bitince, Beşikci anı defterine duygu ve düşüncelerini yazdı. Beşikci’nin geldiğini duyan kalabalık bir basın ordusu gelmişti. Ayrıca Halepçe kaymakamı ve belediye başkanı da hocaya refakat edenler arasındaydı. Anıttan ayrılmadan önce basın mensupları hocanın etrafını sararak çeşitli sorular sordular. 

İsmail Beşikci, Kürdlere karşı kurulan anti-Kürd nizamını, Halepçe katliamı sırasında İsrail hariç diğer dünya ülkelerinden hiç bir tepkinin olmadığını, Halepçe katliamından bir gün sonra yapılan İslam Konferansı’nda da aynı sessizliğin devam ettiğini, İslam kardeşliğinin Kürdleri tarih boyunca kandırdığını ama Bangal halkını kandıramadığını içeren yarım saati aşkın bir basın toplantısı yaptı. Halepçe anıtından sonra Halepçe’de toplu mezarların olduğu kabristana gittik. Ziyaret ve dua okumalarından sonra İsmail Beşikci Nusaybinli bir arkadaşı Sait ile ilgili bir anısını anlattı. Sait, Suudi Arabistan’da çalışan yurtsever bir Kürd idi. 1993’te faili meçhul cinayetlerin işlendiği dönemde Sait, Hizbullah tarafından öldürülmüştür. Sait, Suudi Arabistan’da her cuma namaza gider ve namazda İmam hutbede dualar okur ve bütün İslam âlemi için iyi dileklerde bulunur. İslam âleminde yer alan milletlerin adını tek tek sıralar, ancak bunların içinde Kürdler yoktur. Sait bundan rahatsız olur ve cami imamıyla görüşür; ‘bütün İslam dünyasındaki halkları ve milletleri  söylüyorsunuz ama Kürdleri niçin söylemiyorsunuz?’ diye sorar. İmam, bunu bir dahaki cuma hutbesinde düzelteceğini söyler. Ertesi hafta cuma gelir, imam yine rutin hutbesini okur ve sıra İslam âlemindeki milletlerin adlarını sıralamaya gelir. Arapların, Farsların, Türklerin, Afganların, Pakistanlıların, Belucileri kısacası bütün milletlerin adlarını sıralar ve diğerleri diye konuşmasını sonlandırır. Yine Kürdlerin adını söylemez. Beşikci Hoca, Arap, Fars ve Türk düşüncesinin İslamı kendi çıkarları için, İslam kardeşliğini de Kürdleri kandırmak için kullandıklarını belirtti. 

Hava kararmak üzereydi. Halepçe - Hewler arası dört saate yakın bir zamandı. Halepçe’den yola çıktık. Ve Süleymaniye’den geçip, Doxan üzerinden Hewler’e gideceğimiz söylendi. Çünkü gelişimizi Kerkük yolu üzerinden yapmıştık. Yolda Doxan’da dinlenmek için mola verdik. Hem biraz dinlenmek, hem de bir şeyler içmek istedik.

Bir ara, koltuk değnekli yaklaşık 35 yaşlarında ve sonradan isminin Sabır olduğunu öğrendiğim kişi hocanın yanına yaklaştı. Bize Kürdçe ‘bu İsmail Beşikci mi?’ diye sordu. Hepimiz şaşırmıştık. Ben ‘evet’ dedim. Bunun üzerine engelli olan arkadaş hemen Beşikci’nin yanına yaklaşarak ellerinden ve yüzünden öpmeye başladı. Ve ona Türkçe ‘ben seni seviyorum’ dedi.Kürdçe de İsmail Beşikci sadece Güney Kürdistan’ın değil, tüm Kürdistan’ın kralıdır dedi ve tekrar Beşikci’ye sarılarak yanağından okşayıp, başını öptü. Hepimiz şaşkınlıkla, ilgiyle bu olanları izledik.  Kürdistan’ın en ücra köşelerinde bile Kürdler Beşikci’yi tanıyor ve onu çok seviyor. Hewler’e vardığımızda saat gece 10’u bulmuştu. Yarın, yoğun bir gün bizi bekliyordu. 

Tarih, 30 Nisan 2013. Bu günkü programımızda Mela Mustafa Barzani Vakfı, BDP Hewler ofisi  ve Celaded Bedirxan’ın kızı Sinem Xanim’a ziyaretlerimiz var.  Bunların yanı sıra Nizamettin Taş, İran KDP yetkilileri ve bir grup Kürd siyasetçi ile birlikte Beşikci onuruna verilen bir yemeğe de katılacağız. 

Sabah saat 11.00’de Barzani Vakfı’na ziyaretle güne başladık. Vakıf Başkanı Şeyh Aziz, Başkan Yardımcısı Musa Ahmet ve Vakıf çalışanları tarafından karşılandık. Bir hafta boyunca, bize refakat eden, emek veren Vakıf yöneticileri bizleri büyük bir misafirperverlikle karşıladılar. Vakıf Başkanı, Başkan Yardımcısı, Beşikci ve ben kısa birer konuşma yaptık. Daha önce üzerinde mutabakata vardığımız 7 maddelik bir işbirliği protokolünü İsmail Beşikci, Barzani Vakfı Başkanı Şeyh Aziz ve İsmail Beşikci Vakfı Başkanı İbrahim Gürbüz  tarafından, basın mensupların ve TV kanallarının huzurunda, imzaladık. 

 

İmza törenine katılan imzacılar, protokolün Kürd milletine hayırlı olmasını dileyen konuşmalar yaptılar. Törenden sonra yemeğe alındık. Barzani Vakfı’ndan saat 14.00’te ayrılarak BDP  Hewler temsilciliğine bir nezaket ziyaretinde bulunduk. 

Beşikci barış süreciyle ilgili bir konuşma yaptı. BDP temsilcisi ziyaretimizden duyduğu memnuniyeti ifade eden bir konuşma yaptı. Ben ve İsak Tepe Vakfa ilişkin kısa birer konuşma yaptık. Ve oradan ayrıldık. 

Selahattin Üniversitesi’nde tanıştığımız Sinem Xanım’ın daveti üzerine evine ziyarette bulunduk. Sinem Xanım’ın evi küçük bir müze gibiydi. Bedirxaniler’den kalan belge, bilgi, ev eşyaları, kalem, çakmak ve çeşitli avadanlıklar kilitli camekânların içinde korunmaktaydı. En çok çarpıcı olan ise Hoybun örgütü tarafından kabul edilen ve daha sonra Mahabad Kürd Cumhuriyeti bayrağı ve şimdi de Güney Kürdistan da dalgalanan ilk bayrağın orijinali Sinem Xanım’ın evinde bir çerçeve içinde duvara asılı olarak korunuyor olmasıydı.

En çok ilgimi çeken diğer bir durum da, bir İtalyan tarafından 1782 tarihinde yapılmış ve içinde Kürdistan’ın da bulunduğu haritanın orijinalinin korunuyor olmasıydı. Kürdistan tarihinde şüphesiz birçok ailenin mücadelede önemli roller üstlendikleri bir gerçek, ancak bunlardan bir kaç tanesi var ki bunların rolü çok büyüktür. Siyasal, askeri ve diplomatik alanda Barzani ailesini, Kürd dili ve edebiyatı alanında Bedirxan ailesini ve Kürd sanat, kültür ve tarih alanında Celile Celil ailesinin katkılarını burada anmadan edemeyeceğim. Sinem Xanım’ın evinden ayrıldıktan sonra önceden randevulaştığımız Nizamettin Taş ve bazı Kürd aydın ve siyasetçilerle yemekte bir araya geldik. Beşikci genel bir sunum yaptı. Bu yemekte 40’a yakın katılımcı vardı. Gecemiz çok sıcak ve samimi bir ortamda geçti. Ve gece geç vakitte otele döndük.

1 Mayıs 2013, seyahatimizin son günü. Son olarak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani’yle görüşmek üzere Sayın Başbakan’ın gönderdiği özel bir araçla otelden alındık. Başbakanlık konutuna gidişimiz epey uzun bir yolculuktan sonra gerçekleşti. Başbakanlığa vardığımızda heyetimizi kapıda bizzat Sayın  Başbakan Neçirvan Barzani karşıladı.

Heyetimizi kabul salonuna kendisi götürdü. Salonda herkes yerini aldı. Başbakan Neçirvan ile Beşikci yan yana ben ve İsak Tepe yerlerimizi aldık. Başbakan Neçirvan bir hoş geldin konuşması yaptı. Neçirvan Barzani, İsmail Beşikci’yi 17 yaşından beri tanıdığını, Kürdler üzerinde çok emeğinin olduğunu ne yapsak Beşikci’nin hakkını ödeyemeyeceklerini anlattı. 17 yaşında İsmail Beşikci’nin Farsça’ya tercüme edilmiş bir kitabını okuduğunu ve bundan çok etkilendiğini söyledi. Ardından İsmail Beşikci,  Kürdistan’a gelişinden duyduğu mutluluğu, Kürdlerin tarihte ilk kez uzun süreli bir devlete kavuştuklarını, bundan sonra isteklerinde daha kararlı, açık ve net olmalarını istedi. Dünyada on bin nüfuslu devletlerin Kürdlerin kaderini belirlediklerini, Kürdlerin de artık Dünya milletler ailesi içinde özgür bir yerinin olması gerektiğini ve bunu ısrarla istemeleri gerektiğini söyledi. Vakıf’la ilgili sunumu ben yaptım. İsak Tepe ise kendisinin eski bir KDP’li olduğunu ve İdris Barzani’ye bağlı çalıştığını ve o gün Neçirvan Barzani’nin 7 yaşında olduğunu bu gün ise İdris Barzani’nin oğlu  Neçirvan Barzani’yi Kürdistan Başbakanı olarak karşısında oturduğunu söyledi. Ve duygulanarak ağladı. Hepimiz duygulandık. İsak Tepe bu duygusal ortamda artık konuşamadı. Sayın Başbakan Neçirvan Barzani söz aldı. O da bu ortamdan etkilenmişti. Ve kendilerinin Beşikci’nin bütün kitaplarını Kürdçeye çevirilerinin yapılarak Kürdçe ve Türkçe basımlarını yapacaklarını ve İsmail Beşikci adına bir Kültür Merkezi açacaklarını ve açılışını Beşikci’yle yapmak istediğini söyledi. Ve Beşikci de açılışa geleceğini söyledi. Toplantıdaki herkes bu müjdeden çok mutlu oldular. Ben de Başbakan’a bu jestinden dolayı teşekkürlerimi söyledim. Bu esnada Beşikci imzalı kitabını Neçirvan’a hediye etti. Toplantı salonunda görüşmemiz bitince Neçirvan Barzani bizi yemek salonuna davet etti. Ve İsak Tepe’nin koluna girerek hepimiz yemek salonuna gittik. Başbakan, Başbakanlık yetkilileri, Şeyh Aziz, Musa Ahmet ve Hewler ve Dihok yazarlar birliği başkanları hep birlikte yemek yedik. Yemek esnasında çözüm sürecine ilişkin çeşitli sohbetlerimiz oldu. Başbakan Neçirvan Barzani bundan umutlu olduğunu ve bu konuda elinden gelen desteği verdiklerini söyledi. Yemek salonundan ayrı bir bölüme geçtik. Kahve ve meyve faslından sonra fotoğraflar çekildi. Ve kendilerinden hatır istenerek ayrıldık. Başbakan kapıya kadar bize refakat etti. Bizi arabalarımıza kadar uğurladı. Çok mutlu ve verimli bir görüşme oldu. Oradan otele gittik.

Şivan Perwer bizi evine davet etmişti. Otelde değil, evinde ağırlamak istiyordu. Bizleri kendi arabasının kılavuzluğunda evine götürdü. Şivan’la çok samimi ve sıcak bir ortamda geçen sohbetimizin en güzel anı Beşikci’ye özel bir resital vermesiydi. Şivan iki Kürdçe şarkı söyledi. Beşikci bundan çok duygulandı ve gözleri yaşardı. Tabi ki orada oturan herkes duygulandı. Böylece Güney Kürdistan seyahatimizin finali Şivan Perwer’in  bir müzik ziyafetiyle son buldu.

 

 


Copyright © 2018